Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

 

Çadır tatili

Covid19 virüsüne bağlı olarak ilk önlemlerin uygulamaya konulduğu Mart/2020 tarihinde, dünyada ilk kez genç-yaşlı, ebeveyn-çocuk, yardım sunan-yardım alan, zengin-fakir hepimizin aynı gemide olduğunu ve virüsün kimseyi kayırmadığını fark ettik. Ölüm ve hastalık her yerdeydi. Üstelik hastalığın net bir tanımı bile yoktu (ki hâlâ yok), dolayısıyla hastalıktan nasıl korunacağımızı hastalıkla nasıl baş edeceğimizi de bilmiyorduk. Ancak hayat da bir yandan devam etmek zorundaydı. Nasılsa pandemi birkaç aya kalmaz biterdi. Bu dönemde, anne-babalara sunduğumuz benzetme “çadır tatili” idi: “Bu bir çadır tatili. Bu dönemde hayatınızı eski kurallara göre sürdürmeye çalışmayın. Koşullar zorlu olabilir, ancak bu dönemde de çocuklarınızla paylaşacak ve birlikte öğrenecek çok şey var. Ev kurallarını şartlara uygun olarak değiştirin, ancak mutlaka bir günlük düzeniniz olsun; evde iş bölümü yapın. Şu anda herkesin kendini güvende hissetmesi ve birlikte olmaktan keyif alması lazım. Daha önce hiç denemediğiniz şeyleri deneyebilirsiniz, birlikte yeni ilgi alanları geliştirebilirsiniz. Bu döneme ait bir anı defteri oluşturun, içine yazılar yazın, fotoğraflar yapıştırın, ilerisi için bir kayıt oluşturun…”

 

Aradan bir yıldan uzun bir zaman geçti. Çadır tatilinin tadı kaçtı. Çoğu kişi ya içine kapandı ya da isyan ediyor. Hayatımızın birkaç yılı “boşa gitti” diye düşünenlerin sayısı giderek artıyor. Şu anda pandeminin bir doğal afet sayılıp sayılmayacağı tartışılıyor. Uzmanların görüşü Covid19 pandemisinin bir doğal afet sayılması yönünde (1). Doğal afetler, insan eliyle oluşturulmamıştır; doğanın kendi içindeki dengelerin değişmesi sonucu ortaya çıkarlar. Doğal afetler bugüne kadar dünya üzerindeki belli bir bölgeyi etkilemişlerdi, ancak Covid19 için bu kural geçerliliğini yitirdi, dünya üzerinde bu doğal afetin etkilemediği bir alan kalmadı.

 

Bezdim. Darlandım. Çoooook sıkıldım. Neşem kayboldu. Hayattan hiçbir şey beklemiyorum. Hiçbir şey düzelmeyecek. Dışarı çıkmak istemiyorum. Niye ders çalışayım ki?! Uyuyamıyorum. Tüm günü yatağımda geçiriyorum.”  Bunlar çocuk ve gençlerden giderek daha sıklıkla duyar olduğumuz cümleler. Yaşam coşkusu, yaşam dürtüsü, hayaller, arzular, dürtüler nereye gitti? Tutunacak bir şey kalmadı mı?

 

Der Spiegel (2) dergisinde yayınlanan bir makalede, pandeminin çocuk ve gençler üzerine etkileri konusunda yapılmış araştırmaların sonuçları yayınlandı. Bu alanda yapılan çalışmalar, çocukların ve gençlerin kendilerini bu dönemde hiç öncelikli hissetmediklerini ortaya koyuyor. Bu dönemde, okullar sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi eğitimlerine devam ediyorlar, ancak derslerde ölüm korkusu ve yalnızlık gibi temel konulara hiç yer verilmiyor. Gençlerin %83’ü kendisini büyük bir baskı altında hissediyor. Aileler, okulun ve çocuklarının kendilerinden beklediklerine karşılık vermelerinin olanaksız olduğunu düşünüyor. Sosyal açıdan zorluk yaşayan çocuklar, bu dönemde daha da derin zorluklar yaşıyorlar.

 

Pandemi döneminde her yaştan kişinin kendilerini sarmalayan bir anneye ve onlara yol gösteren ve çerçeve çizen bir babaya gereksinimi olduğu çok açık.

 

Bu dönemde IPSOS araştırma şirketinin yaptığı bir araştırma Türk vatandaşlarının son bir yılda en çok mutsuzlaşan kişiler olduğunu ortaya koydu (3). Habere göre “Türkiye’de yaşayanların %61’i koronavirüs salgını sebebiyle akıl ve ruh sağlığının bozulduğunu söyledi.” Bu konudaki küresel ortalama ise %45. Türkiye’deki oranların nedenlerine sadece ruh sağlığı açısından bakmak yeterli olmayacaktır elbette, ancak yine de bu istatistikleri anlamaya çalışmakta yarar var.

 

Travma=Yara

Parman (4), travma sözcüğünün kökenini eski Yunanca’daki “titrosko” sözcüğünden aldığını ve bu kelimenin “yara, bir dış şiddet tarafından oluşturulan yerel zedelenme” anlamına geldiğinden bahsetmektedir. Roussillon (5), “Travmayı oluşturan nedir? Meydana geldiği haliyle olay mı yoksa olayı yaşayan kişinin üzerinde olmuş olan etkisi mi? diye sormaktadır. Roussillon, travmanın çok öznel ve bireysel bir yaşantı olduğunu ve o özel bağlamda travmatik bir yapıya bürünebilen belli bir olayın başka dönemlerde travmatik olmayabileceğini anlatmaktadır. Padar (6), insanların sel, tayfun, deprem gibi doğal felaketleri çok daha rahat bir biçimde kaderlerinin bir parçası olarak anlamlandırabildiklerini söylemektedir. İnsanın doğa karşısında çaresizlik hissi belki de onun kolektif bilinçaltında bulunmakta ve bu nedenle kabullenmesi, bir insandan gelecek zarara göre daha kolay olmaktadır.

 

“Aslında ölümlüymüşüz”

Koronanın akla getirdiği ilk düşünce ölüm ve çaresizlik. Ölümü hep düşünüyoruz ama o gün bugün mü olmalı? Bir küçük tedbirsizlik ya da şanssızlık yüzünden mi öleceğiz? Yakınlarımız ölecek mi? Hastalanırsak sağlık hizmetleri yeterli olacak mı? Başkalarına bulaştırırsak bunun sorumluluğunu taşıyabilecek miyiz?  Bu dönemde herkes kapılarını “diğerlerine” kapadı. Yalnızca en yakınlarla görüşüldü. İnsanlar, birbirlerinin gözünde, önerilen önlemlere uygun davrananlar ve davranmayanlar olarak ikiye ayrıldı. İnsanlar birbirleri için “ölüm tehlikesi”ni temsil eder oldu. Narsisistik kaygılar ve şüphecilik giderek artmaya başladı. Kimlerden gelebilecek ölüm tehlikesine razı olabilecektik? Kendi varlığını koruma güdüsü şüphesiz ki insanın ana rahmine düştüğü andan itibaren var olan bir güdü. Korona virüsü de dahil olmak üzere her canlı yaşamını sürdürmek için gerekli olan koşulları oluşturmak üzere uğraşır.

 

Bu noktada belki güven duygusunun önemini yeniden gündeme getirmekte yarar var. Çevremize ne kadar güveniyoruz? Bu soruyu kendimize dürüstçe sormalıyız. Doğal afetlerden söz ederken bir çaresizlik duygusundan, bir yetersizlikten de söz ediyoruz aslında. İnsanoğlunun gücünün ne kadar kısıtlı olduğunu yüzüne vuran olaylardır doğal afetler. İnsan, doğanın gücüyle baş etmeye çalıştıkça doğaya giderek daha fazla zarar verdi, hatta bu savaşın içinde sadece doğa değil diğer insanlar da rakip olarak görüldü, hayatlar rekabetler ve sahip olma üzerine kuruldu. Bu süreçte, birlik, dayanışma, paylaşma ve sevgi unutulmaya yüz tuttu. İnsanların birbirlerine olan güven duygusu azaldı, herkes kendini kayırmaya meyletti. Covid19 pandemisinin bu kadar yayılmasının ve bitmemesinin nedenlerinden biri de belki yine herkesin kendini kayırması, “Bir ben yapsam bir şey olmaz” bakış açısı. Hayata bu gözlükle bakınca “öteki”nin olası bir tehdit olarak görüldüğü bir ortamda, pandeminin ölüm kaygılarını daha tırmandırmış olması pek de şaşırtıcı değil.

 

Anne-babaları sürekli kendi konforlarını arttırmaya çalışırken diğerlerinin ne durumda olduğunu çok da önemsemeyen, doğal kaynakları gerektiği kadar değil sadece kendini rahatlatmak için bencilce tüketen çocuklar ve gençlerin sayısı kaç? Çocuklar ve gençler evlerinin dışındaki dünyayı kendi korkuları ve arzuları için hoyratça tüketmeyi, kendini herkeslerden korumayı mı yoksa yaşamın ortak olduğunu ve ancak dayanışma ve paylaşma ile bu dünya üzerinde var olunabileceğini mi öğreniyorlar?  

 

Güçlü olmak ne demek?”

Yaşamımızı tehdit eden bir durumla karşı karşıya kaldığımızda beynimizin daha ilkel bölümlerinin devreye girdiğini biliyoruz. Ölüm-kalım noktasında ya kaçarız ya saldırırız ya da donar kalırız. Tehdit ortadan kalktığı anda ise, sinir sistemi dengeli haline geri döner. Ancak kimi zaman tehdit hemen ortadan kalkmaz (pandemi döneminde olduğu gibi), kişi tehdidin devam ettiğini varsayabilir ya da tehdidin tekrarlanacağını düşünür. Böyle durumlarda kişi sürekli olarak “aşırı uyanık” haldedir. Aşırı uyanık durumdaki bir kişi çevresini sürekli gözlemler ve kollar, çünkü kendisine gelebilecek her türlü zararı engellemek arzusundadır (6). Kişi, çevresinde olası fiziksel tehlikelerin, daha önce başından geçmiş olan travmatik bir olayın ya da ilişkilerinde ters giden bir şeylerin izlerini bulma peşindedir. Bu kişiler hemen fark edilirler: Etrafı kolaçan etmekten sohbete odaklanamazlar, olaylara aşırı tepkiler verirler, kolayca korkarlar, kalabalık ve gürültülü yerlerde olmak istemezler, olayları mikroskop altına yatırırlar, insanların beden dillerinden olmadık anlamlar çıkarırlar, uyumakta zorlanırlar, hayata bakışları genellikle siyah-beyazdır; kısacası dokunsanız tavana sıçrayacak durumdadırlar. Aşırı uyanık, diğer bir deyişle her an tetikte olan kişilerin beyinleri, onların bedenlerini olası bir tehlikeden korumaya çalışırlar. Bu kişiler, birçok kişinin tehlike olarak algılamadığı durumları da bir tehdit olarak değerlendirirler; kendileri ya da yakınları, kendilerine gerçek anlamda zarar veren bir olay yaşamamış da olsalar, travma sonrası stres bozukluğu tanısı alabilecek davranışlar sergileyebilirler.

 

“Hepimiz aslında tek başınayız. Kendimizi ne kadar eğlendirip yatıştırabiliyoruz?”

Özenle korumaya çalıştığımız yaşamımızı nelerle dolduruyoruz? Herhangi bir konu bizi heyecanlandırıyor mu? Bir tutkumuz var mı? Yoksa yaşam enerjimiz tümüyle dışa mı bağımlı? Çevrede bizi eğlendirecek bir şey bulamadığımız zaman sıkılmaya mı başlıyoruz? Doğa bizim için tehlikelerle dolu bir yer mi yoksa doğadaki her varlığın içinde bağ kurabileceğimiz bir öz görebiliyor muyuz? Eğer kişinin yaparken keyif aldığı, sonucun değil de sürecin motive ettiği bir uğraşı yoksa, pandemi döneminde hayatın giderek tatsız tuzsuz bir hale gelmesi kaçınılmaz. İnsan sosyal bir varlıktır ve başkalarıyla bağlantı içinde olma gereksinimi son derece doğaldır. Hepimiz eşimizi, dostumuzu, arkadaşlarımızı, toplu halde yenilen yemekleri, yapılan kutlamaları çok özledik. O paylaşımların, o kucaklaşmaların yerini tutacak bir şey bulmak gerçekten çok zor. Ancak, kişinin kendi kendini eğlendirme ve yatıştırma kapasitesi, dış uyaranların bu kadar azaldığı bir dönemde son derece gerekli.

 

Bir yılı aşkın zamandır anne-babasını çok daha yakından gözlemleme fırsatı bulan çocuklar ve gençler bu dönemde kendilerini yatıştırma ve eğlendirme becerilerini geliştirme fırsatı buldular mı? Yoksa bugünü geçiştirip pandeminin biteceği güne mi odaklandılar? Bu günler onların zorluklarla baş etmek, zorlukların onlara tanıdık gelmesi yönünde onlara neler kazandırdı? Duygularının farkına vardılar mı? “Sıkılmak”, bir eziyet mi bir kaynak mı?

 

O zaman koşullara kuşbakışı bakalım…

Pandemi dönemi, Yalom’un tanımlamış olduğu, insana ait tüm varoluşsal kaygıları ayağa kaldırdı: “Hepimiz ölümlüyüz. Dünyaya neden geldik? Aslında hepimiz yalnızız galiba? Hayata nasıl anlam katacağız? Sandığımız kadar özgür olmayabiliriz.” Hepimizin istediğimizin çok ötesinde kendi kendimizle başbaşa kaldığımız bu dönem, belki de hayata dair varsaydığımız birçok kalıbı gözden geçirmek ve ezberleri bozmak için şahane bir fırsat. Belki de düşündüğümüz gibi küçük denizdeki büyük balık değil, büyük denizdeki küçük balığız…

 

KAYNAKÇA

 

  1. Revet, S. (2020). Covid-19: A Natural Disaster-Interview.

Erişim adresi: https://www.sciencespo.fr

  1. Adal, H. (2021) “Koronavirüs En Çok Türkiyelilerin Ruh Sağlığını Bozdu (IPSOS Araştırması)”. Bianet/ Bia Haber Merkezi: 20.Nisan. 2021
  2. Beyer, S., Fokken, S., Grossbongardt, A., Haug, K, Himmelrath, A. & Thimm, K.  “Allein mit dem Virus”. Der Spiegel: (19) 8.5.2021.
  3. Parman, T. (2017). Travma ve Yaratıcılık. Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar-2 içinde (73-79). Parman, T., İstanbul: Bağlam Yayınları.
  4. Roussillon, R. (2017). Travma ve Simgeleştirme, Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar-1 içinde (39-50). Parman, T., İstanbul: Bağlam Yayınları.
  5. Padar, P. (2017). Hiçten Sonra: Travmayla Yaşamak. Psikanaliz Yazıları: Bireysel ve Toplumsal Travmalar-2 içinde (81-89). Parman, T., İstanbul: Bağlam Yayınları.
  6. Burgess, L. (2017, September 7). 8 benefits of crying: Why do we cry, and when to seek support. (n.d.). Retrieved September 12, 2020, from https://www.medicalnewstoday.com/articles/319631