Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

“İçimizdeki Anne”yi birçok farklı boyutta ve katmanda görmek olası: Bizim içimizdeki kendi annemiz, anneannemizden ve önceki kuşaklardan bize aktarılan anne, kendi içimizde sunmaya hazır olduğumuz annesellik, çocuğumuzun içinde bizden aldığı anne, toplum içindeki anneler, binlerce yıldır aktarılan ve artık kolektif bilinçaltımızda yer etmiş olan anne algısı. Nereye baksak bir anne ile karşılaşıyoruz.

 

“Anne” öyle bir kavram ki, karanlıkta bir fili dokunarak tanımlamaya benzer. Ne kadar anlatsak da hep bir şeyler eksik kalır. Aslında annelikle ilgili belki de en önemli ve gözardı etmek istenen meselelerden biri eksiklik. Bir anne tam olabilir mi? Hayalini kurduğumuz hep o eksiksiz kapsayıcıdır. Hayat boyu da hep tam olmaya çalışırız. Boşlukları, eksiklikleri binbir türlü uğraşla, eşyayla tamamlamaya çalışırız. Ancak bu zamana kadar gördüğümüz gibi bir annenin tam olması, ya da her boşluğumuzun anne tarafından tamamlanması hem olanaksızdır hem de arzu edilmez. Bizi biz yapan bu eksiklikleri ve boşlukları nasıl doldurduğumuzdur.

 

Geçiş nesneleri ve geçiş alanları anne ile kendi aramızda oluşan ve aslında kendimiz olmaya olanak tanıyan alanlardır. Ne tam kendimize aittir ne de tam anneye. “Senin için saçımı süpürge ettim/ Sen benim ilacımsın” diyen ya da “Sen benim kolumun/zihnimin uzantısısın. Beni en iyi halimle yansıtmalısın” diyen anneler bu geçiş alanlarına olanak tanımazlar. Çocuğu kendine yasa haline getirmiş, hayatının tüm alanlarını çocuğuna göre şekillendiren anneler de çocuğuna bu geçiş alanlarını sağlamazlar. Bu anneler o tümgüçlü konumlarından vazgeçememiş, dolayısıyla korkutucu ve cezalandırıcı olan annelerdir ve bu nedenle de çocukları yok olmaktan, terkedilmekten, sevilmemekten, utandırılmaktan korkmaya devam ederler. Sadece kendi dertlerine gömülmüş, kendinden başka hiçbir şey düşünmeyen anneler de bu geçiş alanlarını sağlamazlar. Bu annelerin de muhtemelen kendi anneleriyle ve üçüncülerle, onların annelerinin de kendi anneleri ve üçüncülerle sorunu olmuştur.

 

Annenin sunduğu eksikliklere karşılık hayat içinde tamirler her zaman mümkündür. Bu da “üçüncüler” kavramını getirir. Baba, akrabalar, arkadaşlar, öğretmenler, kitaplar, doğa, ilgi alanları: İçimizdeki annenin izin verdiği ölçüde içimize alabildiğimiz üçüncüler. Kimi zaman bu üçüncüler anneye kafa tutma cesareti verir ve çocuk anneden biraz sancılı da olsa ayrışabilir. Kimi zaman anne ilerleyen zamanda kendisi farkındalıklar kazanır ve çocuğun gitmesine izin verir.

 

Ne olursa olsun “anne” denince içimizde kendi annemizden daha büyük bir his oluşur. “Ana Tanrıça” / “Ana Kaynak” / “Toprak Ana” / “Doğa Ana”. Bu tanımlar aslında bir yaratımın ifadesidir. “İlk” anlamında da kullanırız “Ana”yı, bir şeyin başlangıcıdır Ana. Bu tanımlar eril söylemden oldukça farklıdır, çünkü eril Tanrılarda hep bir güç ve en önemlisi yasa vardır. Babanın anne-çocuk arasına bir yasa koyucu olarak girdiğinden de bahsetmiştik. Eril güç odaklarında yargı vardır, bedel vardır ve itaat vardır. Ana dişil güçlere baktığımızda ise ve en eski hallerine gittiğimiz zaman doğurganlık vardır, yaratım vardır, beslemek ve sunmak var. Elif Ersoy, anaerkil kültün özünde, kan bağı, toprak bağı ve doğaya karşı bir teslimiyet olduğunun, ataerkil kültte ise kanuna saygı, akılcılık ve doğaya egemen olmanın ortaya çıktığını vurgular.  Örneğin toprak. Gökyüzünün eril olduğuna inanılmıştır. Yağmura da toprağı dölleyen spermler olarak bakılmıştır. Yağmur yağdığı anda, güneş açtığı anda, kısacası döllenmek ve yeşertmek için şartlar yerine geldiğinde Toprak Ana mutlaka ürünlerini sunar. İnsanlar toprağa değil gökyüzüne yalvarır ve kendilerini cezalandırmamasını ister. Öte yandan Ana Tanrıçalar da zaman zaman cezalandırıcı olabilirler: Babanın cezası korkutucudur, ancak annenin öfkesi ve cezası yok edici olabilir. Doğanın anası olarak aslında yaşamın sahibi olan, yaşamın döngüselliğini düzenleyen, onun sürüp gitmesini sağlayan, yaşam verme kudretine sahip olan Ana Tanrıça, aynı zamanda sunduğu yaşamı geri alma kudretine de sahiptir. Yaşamı bahşeden, onu pekâlâ da geri alabilir. Ana Tanrıça’nın simgelerinden biri olan Ay, yaratılışın tüm yönlerini düzenleyen ölüm ve yeniden doğuşun sürekli değişen ve döngüselliğin sembolü olarak yorumlanır.

 

Kolektif Bilinçdışı ve Arketipler

 

Jung, bilinç ve bilinçdışı kavramlarının yanında kolektif bilinçdışı kavramını da getirmiştir. Bu alanın malzemesi mitler, daha evrensel kabul edilebilecek semboller ve sanat olarak düşünülebilir. Dünyanın neresinde olursak olalım dinlediğimiz bir masal, bir ninni, bir kahramanlık öyküsü, bir yaratım öyküsü bize bir şekilde tanıdık gelir. Kim yaratmış olursa olsun sanatsal bir dışavurumda da tanıdık ir şeyler buluruz. Bunların bizde herhangi bir duygu yaratmaması, duygusal bir karşılığının olmaması olanaksızdır. Jung bunlara önce “UR- Bilder” daha sonra da arketipler adını vermiştir. Arketiplerin bazıları bizim bilincimize daha yakın, daha tanıdıktır bazıları da çok daha uzaktır. Arketipler, tıpkı soyağacımızdaki büyükanne ve büyükbabalar gibi çocuklar ve torunlar ortaya çıkarırlar. Ancak ilk oluşumdan sonra ne kadar çok türemiş olursa olsun ana oluşum/ilk oluşum asla değişmez.  Arketipler, ruhsallığın karanlık, bilinmeyen yönlerini oluştururlar, ancak bilincin kökleri her zaman oraya uzanır. Arketiplerin ana eksenlerinin zaten varolduğu ve çevresinde oluşan şekillerin de ortama ve zamana göre değiştiği düşünülür. Örneğin “ninni” kelimesi ilk anda olumlu duygular yaratırken “üvey anne” kavramı olumsuz bir duygu yaratır.

 

Arketiplerin sayısı sonsuz olmasına rağmen genel olarak “Bilge”, “Masum/İyimser”, “Kaşif”, “Hükümdar”, “Yaratıcı”, “Bakıcı”, “Sihirbaz”, “Kahraman”, “Asi”, “Aşık”, “Soytarı”, “Gerçekçi” olarak sınıflandırılırlar. Bir arketip ne kadar belirsizse o kadar eskidir. Örneğin “dişillik” arketipinin çok eski, ancak “kıyafet/giyinmek” arketipinin daha yeni olduğu söylenebilir. Bu bağlamda “Anne” arketipinin de annesel olan herşeyin üzerinde ve onlardan eski olduğunu varsayabiliriz. Anne kavramı şimdi ne ise binlerce yıl önce de oydu. Kişinin kendi bilincinin, kendilik tanımının, kendi sınırlarının oluşması da hep anneden ayrışmakla başladı. Anne kucağının alacakaranlığı bilinçdışının malzemesi oldu. Her olgunun karşıtlığı içinde anlaşılabileceğini biliyoruz. Dolayısıyla eril ve dişil ayırımından sonra Jung anneliğe geçişi şu aşamalarla anlatır:

A-Gece. Bilinçdışı. Döllenen

B-Deniz, su

C-Toprak, dağ

D-Orman, vadi

E-Mağara, yeraltı, çukur

F-Ejderha, balina, örümcek

G-Cadı, Peri, Masal prensesi

H-Ev. Sandık. Sepet

I-Gül, lale, erik, elma, vs

J-İnek. Kedi

K-Tanıdığımız en eski akrabalarımız

L-Büyükannemiz

M-Kendi annemiz

 

Jung, Anne arketipi içinse şunları söyler: “Aklın çok ötesinde bir bilgelik ve ruhsal yücelik; iyi olan, bakıp büyüten, taşıyan, bereket ve besin sağlayan, sihirli dönüşüm ve yeniden doğuş yeri, gizli, saklı, karanlık olan, uçurum, ölüler diyarı, yutan, baştan çıkaran ve zehirleyen, korku uyandıran ve kaçınılmaz olan.” (Elif Ersoy)

 

Muharrem Kaya, Türk mitolojisinde anne imgesini incelediği yazısında, Türk mitolojisindeki birçok yaratım mitinde hava, su, toprak ve ateşin biraraya geldiğinden bahseder, örneğin insan balçık ve kamışın pişirilmesi ile oluşur. Bunun dışında, hayvan ve ağaç birleşmesinden oluşan çocuklardan da bahsedilmektedir. Örneğin Yakut şamanlarının Kartal Ana tarafından kızıl çam ya da gürgenlere bırakıldığı ve onların içinde büyüdüklerine inanılırmış. Mağaranın ana rahmine benzediği, dolayısıyla dağın da doğurganlık özelliği kazandığından bahsedilir. Dağ aynı zamanda hayat ağacına da bir göndermedir.

 

Yine Türk Mitolojilerinde “Al Karısı”ndan bahsedilir. Al Karısı erkekliğe ait olduğu düşünülen bıçak, tüfek, kılıç gibi silahlardan korkar ve bu nedenle de babaerkilliğe düşmen olduğu düşünülür. Bu nedenle Al Karısı, babaerkilliğe uyum gösteren kadınlara ve onların çocuklarına düşman bir yeraltı savaşçısıdır. Alkarısı nazar boncuğu, at ve çelikten kaçar. Albastı da lohusalara düşman, insanı insanlıktan çıkaran, doğurganlığı yok eden kötü kadındır. Bu imgeler, kadının doğurganlığının işlevsel yönünü vurgulamakta, bu yönünden vazgeçmemesi gerektiğini ona duyurmakta ve lohusalık dönemlerinde ilginin yeni anne üzerinde olmasını sağlamaktadır.

 

Dünyada en sık rastlanan anne sembollerine baktığımızda, sonsuzluğa giden bir döngüsellik ve kucaklayıcılık dikkati çeker.

 

 

 

Kırmızı Başlıklı Kız

 

Dinlediğimiz bir masal ya da bir mitolojik öykü bizim bilincimizde, o olayı algılama şeklimizi değiştirebilir. “Kırmızı Şapkalı Kız” masalına bakalım. Orada, çocuğunu rahatça ormana bırakan bir anne görürüz. Bu masal tabii ki çok değişik okumalarla ele alınabilir. Ancak temel ekseni, bir çocuğun annesinden korkusuzca ayrılması, dikkat çeken, gizemli ve kırmızı, yani oldukça dişil ve erotik bir giysi içinde hem kadınlığını hem de kökenini araması, kısacası, ergenliğin içine dalmasıdır. Bu masalda, kadınlığa dair merak her şeyin önüne geçer. Ormanda ve kurtlar arasında yaşamasak da bu masal bize son derece tanıdık gelir. Kurt, gücün ve yıkımın simgesi olarak düşünülebilir. Üstelik bu masalda kurt imgesini “she-wolf” imgesi olarak da ele almak da mümkündür. Dişi kurt, Romus ve Romulus’u beslemiştir ve bugün Roma’nın simgesidir. Öte yandan yaralanmış ve daha sonra savaşçıya dönüşmüş kadınları da temsil edebilir. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabında kadının içindeki yaratım gücü kurtla sembolize edilir. Kırmızı Başlıklı Kızı bu şekilde hem eril hem dişil anlamda bir baştan çıkarılma öyküsü olarak okuyabiliriz. Burada annenin çocuğu korumaması, hatta bile bile tehlikenin içine atması genelde pek yadırganmaz. Herkes çocuğun başına neler geleceğini heyecanla beklemeye başlar. Kırmızı Başlıklı Kız hayatındaki iki annesel karakter arasında baştan çıkmayı, içine kötücül ögeler almayı ve sonunda annesel ortamdan sağlıklı eril ortama geçişi deneyimleyecektir. Ve artık onun içindeki anne, sadece kendi annesi olmanın çok ötesine geçecek ve ona özgü bir senteze dönüşecektir.

 

 

 

 

Mitolojik Dişil Figürler

 

Bir başka örnek olarak Ak Ana’yı ele alabiliriz. Türk, Tatar, Altay ve Yakut mitolojilerinde, belki Şaman Türklerinde demek daha doğru olur, henüz hiçbir şey yaratılmamış iken varolan bir Deniz Tanrıçası’dır Ak-Ana. Henüz hiçbir şey yaratılmamışken ve her taraf su iken ortaya çıkmış ve Tanrı Ülgen’e yaratma ilhamı vererek tekrar sulara dalmıştır. Ak-Ana, Tanrı Ülgen’e şöyle demiştir:

“Yaratmak istiyorsan sen de bir şeyler Ülgem,

Yaratıcı olarak şu kutsal sözü öğren!

De ki hep, “Yaptım, oldu!”

Başka bir şey söyleme!

Hele yaratır iken, “Yaptım, olmadı!” deme!

Ak-Ana bunu dedi, sonra kayboluverdi.

Denize dalıp gitti, bilinmez noluverdi.

 

Ak-Ana’nın alt kısmında denizkızı gibi çok uzun bir balık kuyruğu bulunur. Kuyruğu hafif maviye çalan bir renktedir. Etrafında denizyıldızları dolaşır. Hayatın başlangıcına dair ne varsa hepsine ruh vererek yaşam döngüsünü başlatmıştır. Ak-Ana, doğanın yaratıcı gücünün sonsuz, bilinçdışı gizini içinde taşır. Bir inanışa göre bu ulu kadın bir süt gölünün kenarında durur ve dünyaya her yeni bebek gelişinde onun ağzına bir damla süt vererek o bebeğe ruh ve can vermiş olur.

 

Anadolu topraklarında ise Hititlerin Kubaba’sı ya da Friglerin Kibele’si bizler için ne kadar tanıdık imgelerdir. Halikarnas Balıkçısı’na göre ise Sümer mitolojisinde Tanrı anası olan Ki, Mezopotamya’dan Anadolu’ya gelip Kibele adını alır (Elif Ersoy). Anadolu’nun bilinen en eski yerli halkı olan Hattilerin baş tanrısı, bir tanrıçadır. Anadolu’da görülen ana tanrıça inancının son halkası Efes’te Artemis’tir. Artemis’e yönelik bağlılığın, yıllar sonra Hıristiyanlık inancının doğmasıyla inancın belki de en önemli figürü, Tanrısal varlığının annesi olan Meryem Ana’ya duyulan bağlılığa döndüğü öne sürülür. Kibele, Romalılar tarafından Magna Mater (Ulu Ana) adıyla İtalya’ya götürülür ve bütün Avrupa’da bu adla saygı görür. Kibele’nin Roma’ya aktarılışı, tanrıçaların siyâsî gücüne işaret etmesi açısından önemlidir. Eliade’ye göre, Frigya tanrıçasının Roma’ya aktarılışında Kibele’yi barındırdığına inanılan kara taş, kültün kadimliğini kanıtlar. Çünkü kaya, toprak ananın en eski simgelerindendir. Annelerin koruyucusu olarak kabul edilen ve ‘toprak ana’ olarak da tapınılan tanrıça, Roma’da “Tanrıların, Devletin ve Yaşamın Anası” olmuştur. Kibele, Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Suriye, Lübnan ve Filistin’e, Ege adalarıyla Girit’e kadar bütün Akdeniz kıyılarını kapladığı gibi, Yunanistan ve İtalya’da da yayılır, ayrıca kuzeyde İskandinav ülkelerine dek sokularak iz bırakır. Freud tanrıçalara bağlılığın anneyle yeniden birleşme şeklindeki çocuksu bir arzuyu temsil ettiğini ileri sürer. C.G. Jung ise, dişi prensibi, insan psikolojisinde etkin olan kalıtsal bir dizi evrensel arketipten biri varsayar (Elif Ersoy).

 

 

“İçimizdeki Anne” sonsuz kez yaratılıp yokolacak, eksilecek, çoğalacak, eklenecek, azalacak ve bizi biz yapacak.

 

Kaynakça

Ersoy, Elif (2017). Ana Tanrıça Kültü. Düşün-Ü-Yorum: 74.