Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

 

 

Anne, bebeğin ilk aşk nesnesidir. Bebek için ilk aşk nesnesi cinsiyetsizdir, hatta kimliksizdir, ancak bebek açısından baştan çıkarıcıdır. Anne-bebek bağının kurulması için bebeğin de anne için baştan çıkarıcı olması gerekir; ikisi de bir dönem birbirlerinin arzu nesneleri olmalıdır. İlk dönemde, anne-bebek arasında, annenin bebeğin ihtiyaçlarını gidermesi ve aralarında sosyal bir iletişim kurulması üzerinden bir bağ kurulur. Bowlby, anne ve çocuk arasındaki ilk bağın emme, yapışma/tutunma, anneyi izleme, ağlama, gülme ve babıldama üzerinden kurulduğunu belirtir. Dolayısıyla anne-bebek ilişkisinde tümüyle pasif bir bebek ve tümüyle aktif bir anneden söz etmek olası değildir; bu ilişkiyi bir “anne-bebek dansı” olarak tanımlamak daha doğru olur. Anne, bebeğe kendisi ve dışarıdaki dünya ile ilgili olarak ilk ayna tutan kişidir ve dolayısıyla kimse annesi ile ilgili tarafsız/nötr olamaz.

 

 

Erik Erikson, çocuğun psikososyal gelişimini incelemiş ve bu süreci çeşitli evrelere bölmüştür. Erikson her dönem için bir mesele tanımlamıştır. Her gelişim döneminin içinde çocuğun da anne-babasının da çeşitli sorunlar yaşaması kaçınılmazdır. Erikson’a göre önemli olan o dönemin sonunda çocuğun ne öğrenmiş olarak çıktığıdır. 0-1.5 yaş arasındaki ilk dönemi “güven-güvensizlik” olarak isimlendirir. Bu dönemde, önemli olan çocuğun annesini ve dolayısıyla dış dünyayı güvenebileceği bir ortam olarak zihninde oluşturmuş olmasıdır. Erikson’a göre dış dünya çok korkutucu da olmamalıdır aşırı güven verici de. Çocuk dünyayı keşfetme isteği duymalı ancak anne-babası ile diğer kişileri de birbirinden ayırabilmeli ve yabancı korkusu da geliştirmelidir. Bir ortamda anne-babasını umursamadan alıp başını gitmek de anne-babaya yapışmak da istenen şeyler değildir.

 

Anne ve çocuğu arasında daha ilk andan itibaren bir ensest yasağı vardır ve bu nedenle bağlarının sonsuza kadar sürmeyeceği en baştan bellidir. Çocuk, annesine olan bu derin bağı daha sonra ebeveyn olduğunda yeniden yaratabilme olanağını taşır. Ayrışma süreci birçok sancıyı içinde barındırır.

 

Bebek büyümeye başladıkça anne ve çocuk arasına neler girmeye başlar?

 

  • Hayal gücü
  • Dış dünya
  • Çocuğun hareket kabiliyeti
  • Tuvalet eğitimi
  • Annenin kadınlığı. Bireyselliği. Kendi ihtiyaçları
  • Baba. Dil. Kurallar

 

Annenin ilk dönemde bakışları bir bebek için önemlidir. Bebek annenin bakışlarını yakalamaya çalışır. Ancak bebek büyümeye başladıkça, beden hakimiyeti arttıkça ve kendisiyle annesi arasına fiziksel mesafe girdikçe bakışların önemi giderek artar. 6-9 aylar arasında bebek için anne ve babası, diğer kişilerden net bir biçimde ayrılır. Bu yaşlar “yabancı korkusu”nun oluştuğu yaşlardır. Yabancı bir kişiyle karşılaşıldığında bebek yüzünü annesinin omuzuna kapatır ve daha sonra annesinin neler yaptığına odaklanır. Annesi o kişiye nasıl tepki vermektedir? Annenin o kişiye nasıl baktığı bebek için yönlendirici olmaya başlar. Daha sonrasında bebek yürümeye başladığında da durup annenin gözlerine bakacaktır. Annesi onun ayrışmasını onaylıyor mudur yoksa eleştirel bir bakışa mı sahiptir? Çocuk ayrışıp daha özerk olduğunda da annesinin bakışlarına ihtiyaç duyar. Annesinin gözleriyle onu izlemesi çocuk için bir rehberdir, annesinin kendisini zihninde de tuttuğuna işaret eder. Annenin onaylayan bakışları, sıcak bakışları, sert bakışları. Bunlar zamanla içselleştirilir. Çocuk hayat boyu kendisini onaylayan bakışların peşinde olabilir. Depresif annesini mutlu ettiği bakışları başkalarında da yaratmak isteyebilir. Bu dönemde bakış annenin tümünü temsil etmeye başlar.  

 

Anne kendini çocuk için ne kadar yok ediyor? Anne kendini çocuk için tümüyle yok ettiğinde neler oluyor? Annenin kendini çocuk uğruna yok etmesi çocuğun istediği bir şey mi? İlk çocukluk döneminde de ergenlik döneminde de çocuk dış dünyayı merak eder ve kendi kendine keşiflerde bulunmak ister. Ancak bu noktada, geride bıraktığı limanın sağlam olması çok önemlidir. Daha önce de annenin sağlam ve parçalanmadan durabilmesinin öneminden bahsetmiştik. Çocuğun merak duyabilmesi ve deneme-yanılmalarda bulunması için annenin alan açması gerekir. Bu alanla birlikte çocuk büyük ölçüde kendine yönlendirmiş olduğu arzusunu dış dünyaya yönlendirmeye başlar. Anne de arzusunun bir bölümünü dışarı yönlendirmeye başlar. Artık orada da keşfedecek çok şey vardır. Anna Freud, annenin o döneme kadar yeterli doyumu sağlayamadığı durumlarda çocuğun aşkını yine kendine yönlendirdiğinden bahseder. Bu da narsistik yapılanmanın başlangıcıdır. Çocuğun ruhsallığı hasarlanmıştır, incinmiştir. Anne, çocuğun kendinden ayrı varlığını kabul etmediğinde ya da ondan çok hızlı ayrışmaya çalıştığında çocuk aşkını tekrar kendine yönlendirir. Çocuğun ayrılık için attığı her adım bir suçlama ve gücenmeyle karşılanır. Ferenczi bunu “Istırabın terörizmi” olarak nitelendirir. Anne çocuktan sürekli verdiklerinin karşılığını bekler ve onu hayat boyu borçlu hissettirir. Bowlby anneye güvenli bağlanmanın anneye bağımlı olmakla eş anlamlı olmadığını vurgular.

 

Winnicott’un geliştirdiği bir kavram olan “ara alan” ı ya da “geçiş alanı”nı ayrıntılı bir şekilde ele almakta yarar vardır. Bu alan sembollerin oluştuğu bir alandır. Bu alan olabilirlikleri ve özgünlüğü barındırır. Yaratıcılık bu alanda doğar. Bu alanın oluşması için de “yeterince iyi anne”ye gereksinim vardır. Bu alan ne kişinin iç dünyasına ne de tümüyle dış dünyaya aittir. Anne ve çocuk birbirlerinden ilk ayrışmaya başladıklarında bu alana yer açılmış olur. Bu alan annenin bebeğin kendisinden ayrılmasına izin vermesiyle oluşmaya başlar. Anne ve bebek arasına bir mesafe girmezse bebeğin anneyi zihninde canlandırma fırsatı olmaz, çünkü anne her an somut olarak orada vardır.

 

Çok kaygılı, narsisist ya da kendini suçlu ya da yetersiz hisseden annelerin bu ara alana izin vermediklerini biliyoruz. Bunun dışında aşırı mükemmeliyetçi, çocukları için her şeyin en iyisini bildiklerini düşünen anneler de bu ara alana pek izin vermemektedir. Bu mesaj çocuğa verildiği zaman, çocuk merakından ve arayışından vazgeçmektedir. Çocukta yaşanan dikkat eksikliği ya da öğrenme zorluğu gibi birçok sorunun kaynağının çocuğun merak duygusunun engellenmesi olduğu da öne sürülmektedir. Bu ara alanın oluşmasına ve anne ile çocuğun yeni bir gerçeklik yaratmalarına engel olan durumlardan biri de annenin sürekli “eğlenmeyi” vurgulamasıdır. Anne için çocukla zaman geçirmek sürekli eğlenceli etkinlikler yaratmak anlamına gelir. Bu anne açısından depresyonun inkarı demektir. Anne yokluğa dayanamamaktadır ve dolayısıyla çocuk da yok olanla yüzleşemez. Anne her an çocuğun yanındaysa, çocuk yaşı büyüse de annenin somut varlığına ihtiyaç duymaya devam eder. Zihninde bir anne hayali olmadığı için annenin olmadığı her an çocuk için korkutucudur, yalnızlık tahammül edilmezdir. Daha önce çocuk gelişiminin sağlıklı bir aşaması olarak Melanie Klein’ın bahsettiği depresif dönemden bahsetmiştik. Bu dönemde, bebek annenin tümgüçlülüğüne veda etmiş ve dolayısıyla küçük boyutta bir kayıp yaşamış, bir hayale veda etmişti. Bebeğin bu boşluğu hayaliyle, düşlemleriyle doldurması çok önemlidir. Küçük yaşlarda, karnı acıktığında annenin geleceği hayaliyle kendini yatıştırabilmeli ve daha sonra da annenin gelmesiyle hayali gerçek olmalıdır. Çocuk yavaş yavaş taklitlere de başlar, özdeşimlerin ilk izleri görülür. Çocuğun davranışları giderek çeşitlenir ve esneklik göstermeye başlar. Çocuk annenin yaptıklarını yaparak da onun hayalini canlı tutar. Örneğin anne gibi bilezik takmak ya da toz almak gibi.

 

Yaş büyüdükçe çocuğun yavaş yavaş sembolik düzleme geçmesini ve hayatına sembolik oyunları katmasını bekleriz. Oyun ne gerçektir ne de gerçek-değil’dir. Gerçekle gerçek olmayanın arasında bir yerdedir. Çocuk anneye olan öfkesini tam olarak oyuna yansıtmaz, öfkesini dönüştürür, semboller aracılığıyla öfkesini ifade eder. Aynı şekilde özlemini, korkularını, heyecanlarını da oyuna yansıtır. Bu alanda annenin hayal gücü de çok belirleyicidir. Gerçeklikten çıkamayan bir anne, çocuk için çok kısıtlayıcı bir ortam yaratabilir. Çocuğun bazı meselelerini dönüştürmesine izin vermez.

 

Geçiş alanı ve geçiş nesneleri. Geçiş nesneleri de çocuğun annenin yerine koyduğu nesnelerdir. Oyuncak ayı, bir battaniye parçası, anne olmadığı halde anneyi hatırlatır. O bez parçası ne annedir ne de anne-değildir. Bez, annenin varlığının illüzyonudur aslında. Geçiş nesnesinin en belirgin özelliği “ben-değil/benden değil” olmasıdır. Bu nesneler ve alanlar üçüncü bir gerçekliktir.

 

 

 

Çocuğun büyümesi ve özerkleşmesi

 

Çocuk gelişiminin önemli teorisyenlerinden olan Mahler, bu dönemi “Rapprochement /Uzlaşma” olarak nitelendirir. Çocuk bu dönem içinde özerk olmaya çalışır. En önemli iki kelimesi “Hayır” ve “Ben”dir. Yani ergenlik döneminin bir provası. Ancak uzaklaşmaya çalışan çocuk aynı zamanda terk edilme korkusu da yaşar.

Bu dönemin başında çocuk anneden uzaklaşır ve hemen geri döner. Geri döndüğünde anneyle deneyimlerini paylaşmak ister. Bu dönemde “ortak dikkat” çok belirleyici bir kavram olur. Çocuk ilgisini çeken bir şeyi anneye işaret eder ve annenin de o yöne bakmasını ister. Anne ile çocuk aynı anda bir konuyu dikkatlerini yönlendirmişlerdir.

 

Annenin bakışları burada da çok önemlidir. Giderek büyüyen çocuk birçok işini kendisi yapmak ister. Bu istek onun kendi sınırlılıklarıyla da yüzleşmesi anlamına gelir. Masaya suyu taşımak, ayakkabısını kendisi giymek, yolda el tutmadan yürümek. Bir yanıyla bunları kendi başına halledemeyeceğini de bilir. Dolayısıyla annesi orada olmalı ama orada olmamalıdır. Anne kendi eksiklerini ona belli etmeden gidermeli, ama bunu belli etmemelidir. Yetersizliği ile yüzleşen çocuk tümgüçlülük hissinin bir illüzyon olduğunu görür. Bu onu çok çaresiz hissettirir. Öfke krizleri, kendini yere atmalar. Bu sırada yalnız bırakılmak çok korkutucudur. Annenin öfke krizi ya da ağlama krizi geçirmesi de çok korkutucudur. Annenin sağlam bir şekilde durması ve duygusal anlamda ulaşılabilir olması gerekir.

 

İhtiyaçları anlaşılmamış çocukların bir “sahte benlik” geliştirmeleri kaçınılmazdır. Winnicott, sahte benliği, yetersiz ve empatiden yoksun bir anne karşısında çocuğun geliştirdiği savunmaya yönelik bir oluşum olarak tanımlar. Bebek, kendi ihtiyaçlarını, kendisine bakım veren kişinin bilincindeki ve bilinçdışındaki ihtiyaçlarına göre ayarlamak zorundadır. Bebeğin anneye gösterdiği bu uyum, sahte kimlik oluşumunu ilk adımıdır. Çocuk büyüdükçe de doğallığını ve özgün karar verme yetisini kaybeder. Çocuk, sahte kimlik ile öfkesini anneye yönlendirmez ve bu şekilde anneyi korumuş olur; tutunabileceği “iyi anne” de bu şekilde varlığını sürdürebilir. Sahte kimlik, ayrıca çocuğun kendisine bir alan açmasına yardımcı olur.

 

Tuvalet eğitimi

 

Tuvalet eğitimi, bir anne ile çocuğunun ilişkisinde çok önemli bir yer tuttuğu halde, nedense literatürde bu konuya çok fazla yer verilmez. Şu anda boşaltma gereksinimini düşündüğümüzde aklımıza rahatlama kadar utanç da gelir. Daha önce bahsettiğimiz annenin bakışları burada da önemlidir. Tuvalet eğitimi, çocukluk özgürlüğünün sona ermesi demektir. Çocuğun aldığı ilk sosyal darbe olarak nitelenir, süperegoyla ilk somut tanışmadır. Freud, tuvalet eğitiminin çocuğun sosyallikle ilk tanışması olduğunu belirtir. Artık çocuğun beden işlevleri üzerine bir hakimiyet kurmasının zamanı gelmiştir, daha doğrusu kendisine öyle söylenmektedir. O ana kadar, çok tatlı olan, onu hep memnun etmeye çalışan anne, ona birtakım sınırlar koymaya çalışmaktadır. Anne bu sınırları çok mu erken çok mu geç getirmektedir? Annenin bu sınırları koyarkenki tavrı nasıldır? Cezalandırıcı mı? Çok mu hoşgörülü?

Alaycı mı? Tuvalet nereye yapılacaktır? Anne çocuğunun büyüdüğü fikriyle yüzleşmeye hazır mıdır?

 

Erikson 1.5/2-3 yaş arasını “Özerklik-Utanç/Şüphe” dönemi olarak nitelendirir. Çocuk bir yandan özerk olmaya çalışırken bir yandan da annesine ihtiyaç duymakta ve büyük bir ikilem yaşamaktadır. Bu dönemde tuvalet, annenin bakışlarının değişik bir alanını oluşturur. Utanma duygusu, suçluluktan farklı olarak tüm benlikle ilgili bir duygudur. Suçluluk daha sonraki dönemlerde gelişir. Utanma, kendi üzerimizde hissettiğimiz bakışlarla yakından ilgilidir. Kişi genellikle kendi kendine utanmaz, utanma için onaylamayan bakışların da olması gerekir.

 

Baba

 

Çocuğun kendisini “Ben” olarak konumlandırması için ise, anneden iyice ayrışması gerekmektedir. Bu da ancak babanın adları/babanın yasası ile olur. Baba, çocuğun ensestüel arzularına son veren kişidir. Annenin hayatında ya da en azından zihninde vardır ve arzu eden annenin arzusunu yönlendirdiği kişidir. Babanın yasaklarının kabulü olmadan çocuğun ayrı bir “Ben” olması olası değildir. Burada babayı sadece somut bir baba olarak algılamamakta yarar var. Babanın anne ve çocuk arasına girdiği evre ise “Simgesel” bir evredir. Simgesel düzlemde dil, yasalar, toplum kuralları, kültür devreye girer. Bu evreye gelemeyen çocuk her zaman annesinin yörüngesinde kalmak durumundadır; anne ve annenin bedeni çocuğun hayatının belirleyicileri olarak kalır. Kristeva, çocuğun annenin bedeninden ayrılması için bu bedeni “iğrenç” bulması gerektiğini belirtir. Burada babanın ölümünün bir benzeri olan annenin ölümünden bahsedilmektedir. 

 

Burada annenin söylemlerindeki “yokluk/eksiklik” önemlidir. Babanın adını geçiremeyen anne tümgüçlülük illüzyonunu devam ettirir. Anne-babanın yasa/sınır koymakta eksik kalması, annenin otorite tanımaz olması, kuralları önemsememesi, evin içinde keyfi yasaların olması, anne ve baba işlevlerinin net olmaması, çocuğun büyümek yönünde desteklenmemesi ya da çok hızlıca büyümesinin istenmesi. Babanın sağlıklı bir şekilde devreye girmediği durumlar “psikoz” olarak adlandırılır; çocuğun gerçeklik algısının oluşması engellenir.

 

Çocuk annesinin tek arzusunun kendisinin olmadığını anlamak zorundadır. Çocuk, bir noktada annesinin arzusunu doyurmak için yeterli olmadığını farkeder. Daha önce sorduğumuz “Bir anne ne ister?” sorusunu çocuk şu şekilde sorar. “Annem benden ne istiyor?”. Çocuk artık ne yaparsa yapsın annesini tümüyle doyuramayacağını anlar ve babanın kendi rakibi olduğunu anlar.

 

Okulöncesi dönemde giderek zirvesine ulaşan bu evre içinde çocuğun halletmesi gereken bir takım temel meseleler vardır. Bu meselelerden en önemlisi nesil farkının kabulüdür. Çocuk, kendisinin anne ve babasıyla denk olmadığını anlamalıdır. Anne ve baba, aynı zamanda karı-kocadır ve onların kendisinin bilmediği ve dahil edilmediği gizemli bir hayatları vardır. Bu hayatın ne kadar içine girmek isterse istesin, kendisine açıklanmayan sırlar her zaman kalacaktır. Çocuk burada kendisine açık edilmeyen alanları hayal gücüyle tamamlamaya çalışır. Doktorculuk oyunu, evcilik oyunu ile kaygılarının ve soru işaretlerinin üstesinden gelmeye çalışır. Anne ve babasını banyoda, giyinirken yakalamaya çalışır. Cinsellik, cinsel organlar çok ilgisini çeker. Kendisinden önce kurulmuş bir düzenin içine girdiğini iyice bilir ancak bunu kabul etmekten hiç mutlu olmaz. Kendisi ailenin üçüncüsüdür, esas ikilinin dışında kalmıştır. Bu noktada annenin tutumu yine belirleyicidir. Anne, anne olmaktan çıkabiliyor mu? Çocuğu kadınlığının da içine alıp çocuğu çocukluğundan mı çıkarıyor? Anne-kız makyaj yapmak, çocuğa da annenin süslü kıyafetlerinin benzerini almak, çocuğa karşı çok erotize edici söylemler ve tavırlar içinde bulunmak, çocuğun üçüncülüğünün kabulünü zorlaştırır.

 

Erkek çocuk babayla güç yarışına girer, babadan güçsüz olduğunu kabul etmekte çok zorlanır. Bu noktada, bazı annelerin de kastre edici olabileceğini belirtmek gerekir. Çocuğun gücünü tırpanlayan, ona kendisini sürekli yetersiz hissettiren, çocuğun yaptıklarını değersizleştiren birçok anne vardır. Birçok araştırmacı toplumun giderek erilleştiğinden bahsetmektedir. Başarı, performans, sonuç odaklı olmak eril özellikler olarak görülse de birçok kadın tarafından da benimsenmiş durumdadırlar. 

 

Erkek çocuk düşlemlerinde ancak babası gibi olursa annesi gibi birine ulaşabileceğini de düşünür. Bu noktada ilişkinin belirleyicisi yine annedir. Anne hayranlığını çocuk dışında bir alana ne kadar yönlendirebiliyor? Babanın olmadığı durumlarda da anne bunu sağlamak zorundadır. Bu, annenin hobisi olabilir, işi olabilir, sosyal hayatı olabilir. Ancak, annenin toplum kurallarını, hedefleri, sınırları çocuğun hayatına sokabilmesi şarttır. 

 

Kız çocuğun da anneden ayrışması gerekir. Annesine hayran olurken ve ondan dişilliğin ipuçlarını öğrenirken bir yandan da sınırları, kuralları öğrenmesi, hayranlığını anneden başka bir yöne çevirmeyi başarmalıdır.

 

Tüm bunların sonucunda, çocuğun anne-babadan ayrı olarak kendi sosyalliğini geliştirmesi ve ilgisini akranlarına ve diğer ilgi alanlarına yönlendirmesi bekleniyor. Kısacası, annenin “kaybı”, çocuk için düşünce, dil ve dürtülerin yeniden yapılanması anlamına gelir. Annenin kaybı önemlidir, ancak bu kaybın yerini babanın adları almalıdır.