Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

 

            Salgının hayatımıza girmesiyle birlikte evde kalmak bir tercihten bir zorunluluğa dönüştü. Çoğumuz, bütün bir günümüzü evde geçirir hale geldik. Bu ev ile hemhal olma deneyiminin herkesin iç dünyasında elbette ki bir tezahürü oldu. Kimileri bu eve dönüşü bir an önce sona ermesini umduğu bir tür sürgün olarak deneyimleyebiliyor. Kimileri ise bu evde olma halini keyif, rahatlama ve huzur kelimeleri ile tanımlıyor. Hatta diyebiliriz ki, bir tür normalleşmenin kapıda olduğunun ilan edilmesiyle birlikte, bu ikinci gruptaki insanları bir tedirginlik ve hüzün aldı, ufukta beliren bir kaybın emin adımlarla yaklaşmasını beklemenin tedirginliği ve hüznü… Peki ya onların evde bulduklarını sandıkları ne olabilir? Bir ev nasıl terk edilir? Ya da, bir ev hiç terk edilebilir mi ki?

            İhtimaldir ki onlar, dış dünyanın tehlikesinden can havliyle kaçıp eve girdiklerinde kendi iç-evlerinin annesel yüzüyle karşılaşacaklarından bihaberlerdi. Ev, bu dönemde bir çok insan için güvenilir bir sığınak oldu ama bazıları evin, kendisinin tüm ihtiyaçlarını doyururken bir yandan da dört duvarıyla sınırları çizen, ayıran, koruyan, kollayan ve tutan bir mekana dönüşüne de şahit oldu. Bu yönüyle evin kimilerine sağlamış olduğu konfor annenin bebeğini tüm kudretiyle, bereketiyle ve merhametiyle kapsadığı ilk dönem ile bağdaştırılabilir. Hatta, bir bebeğin her gereksiniminin karşılandığı anne rahmi deneyimini de çağrıştırabilir. Böyle bakınca, evde olma hali bir çeşit bütünlük hissiyle özdeş olacaktır. Bir diğer yönüyle ise, bu yeni manasıyla ev, bazılarına onlarda eksik olan bir şeyi vaat etmiş olabilir. Çünkü evin dolduracağına inanılan bu eksik, bir bebeğin onu besleyen, sarmalayan, sıcak tutan bir muktedir öteki olarak annesi ile içinde olduğunu sanrıladığı birliğin kopuşundan arda kalana dair bir şeydir. Yani bu eksik her ne ise, anneden bebeğe bir yadigar. Öyle bir yadigar ki, hem annenin mahalinde gibi görünen ama Winnicott*’un geçiş nesnesi gibi ancak onun yerine gelebilen hem de bir ayrılık sonucu kaybedilen ve bu sebepledir ki kişinin kendisine de ait olmayan bir şey. Kişinin hep eksikliğini çektiği, aradığı bir arda kalan o... Lacan*, bu eksiği arzunun nesnesi (a nesnesi) olarak tanımlar. Basitçe o, hayatı boyunca eksiği çekilen ve bu eksiklikten dolayıdır ki hep arzulanan bir şeydir. Bazen insanı sarıveren, ona oturan boşluk hissi ile yakından ilgilidir. Belli ki bu yeni anlamıyla ev, bazılarının boşluklarına iyi geldi.

              Yeni normalleşmenin taleplerinden biri hiç şüphesiz ki son üç ayımızın ev-annelerinden ayrılmak olacak. Bu, evlerini birer erken dönem anne ikamesi olarak deneyimleyenler için bilhassa ürkütücü ve kaygı uyandırıcı olsa gerek. Evet, bu beklenen bir son ama bir kaybın bekleniyor olması onu hiç de daha az acı verici kılar mı? Hem belki de “her ölüm erken ölümdür” sözündeki gibi “her ayrılık erken ayrılıktır.” Öte yandan, psikanaliz teorisyenleri, tüm travmatikliğine rağmen ayrılmanın, bir bireyin birey olabilmesi için gerekli olduğunu savunurlar. Örneğin, biraz önce bahsedilen arzunun nesnesi yani a nesnesi öyle bir şeydir ki, müstakbel özne sırf kendini oluşturabilmek yani bir özne olabilmek adına bir organ gibi onu kendiliğinden ayırır ve ancak böyle anneden ayrılmış olur. Bir organı ayırmak her halde kansız olmayacaktır, tıpkı Yorgos Lanthimos’ın Dogtooth (Köpek Dişi) filmindeki gibi. Lanthimos, bize bu filmde sadece babanın dış dünyaya erişiminin olduğu, annenin görevinin ise evde çocukları gözetim altında tutmak olduğu bir aileyi resmeder. Ebeveynler, çocuklarını dış dünyanın tehlikelerinden koruma arzusunu olabilecek en radikal biçimiyle hayata geçirmişlerdir. Hatta, bahçeye davetsiz bir misafir olarak giren kedi bile azılı bir düşmandır. Çocuklar, anne babalarının onlara koyduğu uydurma kuralların dar çerçevesi içinde yaşamaktadırlar. Bir gün, baba ile kızı arasında bir diyalog geçer:

            “Bir çocuk ne zaman evi terk etmeye hazır olur?”

            “Köpek dişi düştüğünde. Ancak o zaman bedeni dış dünyanın tehlikeleriyle yüzleşebilecektir.”

            Böylece anne ve baba çocuklarının evi hiçbir zaman terk etmeyeceğini garanti altına almışlardır, çünkü bir köpek dişi asla dökülmez. Fakat, bir gün büyük kız çocuğu bir kerpeten alır ve kendi köpek dişini oyuğundan sökerek çıkarır. Tüm bu acı ve kana rağmen evden ayrılmak mümkün olmuştur. Artık kim olduğunu bulabilecektir. O, rahatlığına ve cazibesine rağmen Anne’nin içinde kaybolmamıştır ayrılmayı göze alarak. Hep arayışı içinde olacağı bir eksikle yaşayacak olsa da bir birey olmuştur işte. Benzer şekilde, önümüzdeki günlerde ev hayatını terk edecek olmak bazıları için can yakıcı olabilecek. Yine de bu, bir yetişkin olmanın gerekliliklerinden olmalı. Peki, bu ayrılık nasıl yaşanacak? Bir ayrılık nasıl yaşanır ki? Teoriler ve psikanalizin klinik pratiği bu soruyu en yalın anlatımıyla şöyle yanıtlar: her birey erken dönem anne çocuk ilişkisinde yaşantıladığı ayrılık deneyimini hayatı boyunca karşılaşacağı diğer ötekilerle tekrar edecektir. Ev de ötekilere dahil. Yani, bu süreçte herkes kendi ayrılığını kendince sahneleyecek, ama üzülerek, ama inkar ederek, ama sayısız planlar yaparak…

            Tüm bu çağrışımlar beni bir evin terk edilmesinin mümkünatı üzerine düşünmeye de sürüklüyor. Bir ev hiç terk edilebilir mi? Melanie Klein*, bebeğin erken döneme ait bazı düşlemlerinden bahseder. Bebekler sıkça huzursuzlanabilir, ihtiyaç içindeki bir bedene sahip olmanın verdiği rahatsızlığı dışarı yansıtabilir. Anne ise bebeğini pışpışlar, sakinleştirir, yatıştırır. Onu sadece kucağında tutmakla kalmaz aynı zamanda zihninde de tutar. Annenin bu kapsayıcı tarafını deneyimleye deneyimleye bebek, onun bu nihai mevcudiyetini içine alır (introjeksiyon). Artık annenin yokluğunda, onunla bir zamanki temasından kök alan kendi içsel kaynaklarına başvurabilecektir. Bu parça benliğin çekirdeğidir ve sonrasında özdeşleşme gibi temel süreçler bu çekirdeğin etrafını sarar. Yani bir anneyi terk etmek ne kadar mümkünse, bir evi terk etmek de o kadar mümkün olacaktır. İçimizde, annemizden bir parça hep vardır. Elbette, içe alınan her daim annenin kapsayıcı tarafı da değildir. Lanthimos da filmini “mutlu son”la bitirmez. Evinin karanlığından, boğuculuğundan ve sıkışmışlığından kaçan kız dışarı çıkabilmenin tek yolu olan babanın arabasının bagajına kapar kendini. Karanlık, boğucu ve sıkışık bir bagaj, ne kadar tanıdık, değil mi? Baba, arabayla işe gider ama son karede o bagaj bir türlü açılmaz. Lanthimos burada bize ne anlatmaktadır? Uzak ya da yakın, nereye gidersek gidelim, kat edilen tüm o yol yine kendimizi kendi iç-evimizde bulmak için midir? Eğer öyleyse, bir ev hiç terk edilemeyecektir.

            Evlerimizden dışarı çıkmaya başladığımız günlerdeyiz. Bu salgın zamanlarında evini bir koza gibi deneyimleyen herkesin, az gitse de uz gitse de, yine dönüp dolaşıp kendi iç-evinin kapsayıcı odalarında bir durup nefes alabileceğini umuyorum.

 

 

Kaynakça

Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms. Projective identification: The fate of a concept

Lacan, J. (1995). Reading Seminar XI: Lacan’s Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis, Albany: SUNY Press.

Winnicott, D. W. (1953). Transitional objects and transitional phenomena—a study of the first not-me possession. International journal of psycho-analysis34, 89-97.