Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

     “Çocukluktan çıkan zihin” fikri, Elena Ferrante’nin “Napoli Dörtlemesi”, Ursula Le Guin’in “Yerdeniz Üçlemesi” ya da hatta “Dörtlemesi” ve Paul Auster’ın “4 3 2 1” kitabı ile oluştu. Tüm bu kitaplarda çocukluktan gençliğe ve sonra da yetişkinliğe geçiş tüm ayrıntılarıyla, incelikleriyle, zihnin gizli, kıvrımlı, aydınlık ve karanlık yönleriyle ele alınıyordu. Çocukluk dönemine dair bir şeyler okurken, dinlerken ya da izlerken insanda uyanan duygu bir polisiye film izlerken uyanan duyguya benziyor. Biz yetişkinler ya da seyirciler olarak katilin kim olduğunu biliyoruz ancak filmin kahramanı bunu bilmiyor; biz onun başına neler gelebileceğini az çok tahmin ediyoruz, ama tam da bilmiyoruz. Olaylar kendi seyrinde gelişiyor, “biliyorduk” diyoruz, yine de fazla müdahale edemiyoruz.

 

     Paul Auster’ın yarattığı karakter olan Archie’lerden biri için şöyle bir betimlemesi var: Archie bir yaz kampına gidiyor, aşağı yukarı 8-9 yaşlarında. Orada geçirdiği ilk ay için “Ferguson orada ne kadar mutlu olduğunu hiç aklına getirmiyordu. Yaptıklarının o kadar içine dalmıştı ki, duyguları hakkında durup düşünmüyordu, yaptıklarının ötesini, berisini aklına bile getirmiyordu, koçunun dediği gibi o anı yaşıyordu, sporda başarılı olmak, ki bu belki de mutluluğun tanımıydı, mutlu olduğunun farkında olmamak, o an hayatta olmak dışında hiçbir konuya takılmamak, ve bir anda Pazar gününün yaklaştığını ve anne-babasının onu ziyaret edeceğini hatırladı…”  Ferguson, ailesine ve özellikle annesine çok düşkün olduğu halde, kendisini, anne-babasının ziyaretini hiç de istemediğini, kampta keyfinin son derece yerinde olduğunu düşünürken yakalar. Arkadaşlarla hayat çok daha zengin ve tatmin edicidir, ailesiyle paylaştığı yaşam ise düşündüğünden çok daha sıkıcıdır.

 

     Çocukluktan çıkan zihin deyince, zihnin bir çocukluk hali bir de çocukluktan çıkmış hali olmalı gibi bir düşünce oluşuyor ister istemez. Tabii ki, çocukluk diye tanımlanan o çok geniş yaş aralığında birçok dönem var. Ancak benim değinmeye çalıştığım çok daha genel bir algılayış. Bunun en belirgin şekilde yaşandığı durumlardan biri bir çocuğa bir şey anlatmaya çalışmak; anlatılacak konuyu o çocuğun kavrayabileceği bir hale getirmek. Örneğin bir çocuk “Ben nasıl dünyaya geldim?” diye sorarsa ya da “Zencilerin sarı saçı olur mu?” diye sorarsa, ilk yaptığımız şey “Bu konu çocuğa nasıl anlatılır?” diye kendi kendimize sormaktır. Hatta çocuğa uygun bir şekilde anlatamayacağını düşünen, yani o anda zihninde bir çocuk zihni oluşturamayan birçok yetişkin çocuğu oyalayarak, dikkatini dağıtarak çocuğu konudan uzaklaştırmaya çalışır. Anlatılacak konu hem basitleştirilmeli hem de korkutucu, travmatik olabilecek ögelerinden arındırılmalıdır. Diğer bir deyişle hemen zihnimizde bir “iyi- kötü” ayırımına gidip, sonra çocuğa “kötü ya da ağır” gelebileceğini düşündüğümüz ögeleri eleyip ona daha masum, daha iyi bir şey anlatmaya çalışırız.

 

     Philippe Aries, “Centuries of Childhood: A Social History of Family Life” (Çocukluğun Yüzyılları) isimli eserinde, çokça eleştirilmiş olsa da, çocukluk dönemi algısının zaman içinde nasıl evrildiğini çok ayrıntılı bir biçimde anlatır. Aries’nin getirdiği en önemli yenilik, çocukluğun yalnızca biyolojik bir evre olmadığı, çocukluğun bir toplum içinde kültürel olarak inşa edilen bir kavram olduğudur. Çocukluk dönemi kavrayışı, kültürlerüstü ve coğrafyalarüstü değildir, evrensel değildir. Aries, Avrupa’da, 6.-15.yy’lar arasında çocukların minyatür yetişkinler olarak görüldüğünü, o dönemlerde çocukların yedi yaşına kadar çocuk, daha sonrasında ise yetişkin olarak kabul edildiklerini iddia eder. Aries’nin iddialarından biri de, ailelerin o dönemde çocuklarıyla pek de duygusal bağlar kurmadıkları, ebeveyn ve çocuk arasındaki duygusal bağın 17.yy’dan sonra oluşmaya başladığıdır. Bu değişim biraz Protestanlığın ortaya çıkması biraz da ekonomik ve sosyal değişimlerin sonucudur.   Aydınlanma dönemiyle birlikte, “insanın yüceliği ve saygınlığı” vurgulanmaya başlanmıştır. “Modern” diye tanımlayabileceğimiz çocukluğun üç ana belirleyicisi olduğu söylenebilir: 1) Çocukların işten okula yönelmeleri, 2) Ailenin sahip olduğu çocuk sayısının düşmesi, 3) Yeni doğan ölümlerindeki düşüş. Diğer bir deyişle, çocukların işlevsel özellikleri ve ekonomik değerleri azalırken duygusal olarak değerleri artmaya başlamıştır. Bu dönemde John Locke da, çocukların günahla doğdukları ve özde şeytan oldukları fikrine karşı çıkmış ve onları “tabula rasa”, yani boş bir sayfa olarak nitelemiş, çocuğu edilgen olarak tasavvur etmiştir.  Eğitim felsefesi de şiddet ve korku yerine sevecenliği esas almaya başlamıştır. 18. yy’da J.J. Rousseau, çocukların edilgen olduğu fikrine karşı çıkmış, çocukların gelişimlerinde evreler olduğunu, çocukların evrelerden geçerek olgunlaştığını ve bu süreç içinde kendilerinin de etkin olduğunu öne sürmüştür. 18. yy’da çocuklar masum ve sevgiye muhtaç olarak görülmeye başlanmıştır. Yetişkinin rolü de, çocuğun duygusal ve somut ihtiyaçlarını görmek ve karşılamaktır.

 

     Şimdi gelelim çocukluğun kültürel olarak inşa edilmiş bir kavram olmasına. Bekir Onur, “Çocukluğun Dünü ve Bugünü” kitabında, “Çocukluk evrensel bir kavram olsaydı, dünya üzerindeki tüm kültürlerin, çocukluğu benzer bir şekilde algılıyor olması ve dolayısıyla tüm çocukların yaşamlarının birbirine benziyor olması gerekirdi” demektedir. Kültürlerarası gelişim psikolojisi çalışmaları da, çocukluğun çok daha bağlamsalcı olduğunu ortaya koymaktadır. Çocuk, toplum içinde, toplumsal bilginin, gündelik deneyimin oluşmasında ve aktarılmasında bir katılımcıdır. Şu anda evrensel olarak kabul edilebilecek temel eksen çocukluğun süregiden bir süreç olması ve çocukluğun hiçbir zaman sabit ve değişmez olarak görülemeyeceğidir. Çocukların dünyası yetişkinlerin dünyasından derece derece ayrılmaktadır.

 

     Çocukluk döneminin kültürel bir bağlamda yaşandığından daha önce bahsetmiştik. Değerli hocam Çiğdem Kağıtçıbaşı, Türkiye’de, özellikle şehirlerde çocukların hem “özerk” hem de “ilişkisel benlik” geliştirmeye yönlendirildiklerini vurgulamaktadır. Türkiye’de çocukluğun tarihini keşfetmek çok kolay olmamıştır. Gazete, dergi, anı ve kitaplardan ortaya çıktığı kadarıyla, Türkiye’de çocuklar hiçbir zaman çok masum olarak algılanmamış, bu nedenle de hep denetim altında tutulmaları gerektiği düşünülmüştür. Korkutmak ve fiziksel şiddet her zaman bir terbiye aracı olarak kullanılmıştır. Dönemler içinde Allah, padişah, ana-baba, polis, öğretmen, daha dezavantajlı gruplar, mahrum etme söylemleri hep bir tehdit olarak çocukların karşısına çıkmıştır. Ahmet Rasim, “Çocuk için anasının, dadısının eline yapışmadan serbest adım atma imkanı yoktur.” demiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar ise “Çocukluk asrımızın bir keşfi. Filhakika, biz düne kadar çocuğa büyüğün küçüğü, eksiği, yetiştirilmesi lazım geleni diye bakardık. Bugün ise çocuğu ve çocukluğu kendi başına bir mesele ve alem gibi algılamaya başladık” demiştir.

 

     Dünyanın birçok yerinde çok farklı çocukluk dönemi modelleri karşımıza çıksa da, 20.yüzyıl, psikolojinin de ortaya çıkmasıyla birlikte “korunmuş çocukluk” dönemi olarak tanımlanabilir. Bu dönemde, çocukların ayrı bir dünyası olduğu düşüncesi kabul görmüş ve çocukların yetişkinlerin dünyasından uzak tutulması gerektiğine karar verilmiştir. Sigmund Freud’un, psikoloji alanını oluşturan gözlemleri ve saptamaları bu dönemde ortaya çıkmıştır. Freud, kişinin çocukluk dönemi aşamalarını nasıl yaşadığının, anne-çocuk ilişkisinin, anne-baba-çocuk ilişkisinin o kişinin ileriki yaşlarına nasıl etkileri olacağını çok ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. O dönem, insan davranışlarının ve zihninin analizi konusu çok ilgi çekmiş ve Jung, Adler, Klein, Skinner ve daha nice değerli araştırmacı ve teorisyenin ortaya koyduklarıyla, insanın küçüklük çağı deneyimlerinin yetişkinlik dönemine olan izdüşümleri konusunu oldukça zenginleştirmişlerdir. “Bilinçaltı” kavramı da bu dönemde oluşmuştur.

 

     Bu saptamalar, anne-babaları giderek, deyim yerindeyse bilinçlendirmeye de başlamıştır. Anne-babalar, kendi hataları nedeniyle çocuklarının ileride mutsuz olmasını istemedikleri için çocuklarını giderek daha kırılgan, daha etkiye açık görme eğilimine girmişlerdir. 21. yüzyıla gelindiğinde, çocukların dünya algılarının giderek yetişkinler, okul ve sosyal medya üzerinden olmaya başladığı ve bu çocukların “kurumsallaşmış çocuk” olarak tanımlanabileceği de ileri sürülmektedir.

 

     Bazı araştırmacılar, çocuklukla yetişkinlik arasındaki göreceli ayırımın bu şekilde erozyona uğratıldığını ve çocukların “yetişkinleştirilmiş çocuklar” olma haline geri döndürüldüğünü iddia etmektedirler. “Hızlandırılmış çocukluk/ Çocukluğun yok oluşu/Çalınmış çocukluk” sıklıkla duyduğumuz kavramlar olmaya başlamıştır. Son dönemlerde çocukların ve yetişkinlerin yaşamlarının ne kadar birbirine benzediği dikkat çekicidir. Giyim tarzı, yenilen yiyecekler, eğlence anlayışı. Alkol ve madde kullanımının küçük yaşlara kadar inmesi, cinselliğin çok daha küçük yaşlarda deneyimlenmesi, yetişkinlikte gözlemlediğimiz türde şiddetin çok daha küçük yaşlarda ortaya çıkması, çocukların sıklıkla anne-babalarına duygusal destek vermek zorunda kalmaları, çocuklardan giderek daha çok şeyi başarmalarının istenmesi, bir yetişkinin matematikten anlarım ama basketten anlamam deme lüksü varken çocukların böyle bir lüksünün olmaması, kısacası çocuk olmaya zaman kalmaması.

 

     Bu noktada “Peter Pan Sendromu”na da değinmekte yarar var. Peter Pan sendromu, ya da Jung’un tanımıyla “puer aeternus/aeterna” ya da “ebedi çocuk”. “Puer” mitolojide hep genç kalan bir çocuk-tanrıya gönderme yapar. Puer kavramı, gençliği, tutkuyu, idealist olmayı, güzelliği ve yaratıcılığı temsil eder. Puer tiplemesi hiçbir konuya tam odaklanmayan ve bağlanmayan biridir, çünkü bu şekilde istemediği bir durum geliştiğinde hemen oradan kaçabilir; kısıtlanmaktan hiç hoşlanmaz. Bu arketipin karşıtı olan arketip ise “senex/ yaşlı adam” arketipidir ve sorumluluk almayı, bir konuya bağlı kalabilmeyi ve öz-disiplini anlatır.

 

     Çocukluktan çıkan zihin tam olarak kültürel açıdan tanımlanamıyor, günümüzde ise çocuğun zihni mi yetişkinliğe dönüşüyor, yetişkininki mi çocuklaşıyor, sınırları çizmek zor. Bedenin ve yaşın büyümesi de çocukluktan çıkmak için yeterli değil. Çocuklukla yetişkinliğin sınırları çizilemiyor. Her yaş döneminde, birinin bir davranışı “çocuksu” bulunabiliyor. Beş yaşındaki bir çocuk at taklidi yapan babasını çocuksu buluyor, iki yaşındaki çocuk ağlama taklidi yapan annesini çocuksu buluyor. Hepimiz zaman zaman “çocukluğumuza geri döndüğümüzden, çocuk gibi davrandığımızdan/davrandığından” bahsedebiliyoruz. Hangi kronolojik yaşta olursak olalım, kendimizi farklı yaşlarda hissedebiliyoruz. “Bugün kendimi küçük bir çocuk gibi hissediyorum” ya da “Bugün içime 70 yaş ruhu kaçtı” diyebiliyoruz. Kimi zaman da bir çocuğa bakıp “Bu çocuk değil”, “Kaç büyüğü cebinden çıkarır!”, “Büyüdü ama ruhu hala çocuk” diyebiliyoruz. Bu söylemleri belirleyen ölçütler neler?

 

     Şu ana kadar biraz kopuk kopuk gelmiş olsak da, göstermeye çalıştığım ana konu, hepimizin zihninde “çocukluk”, “çocuk” gibi kavramlar olmasına, bu konuda hemfikir olmamıza rağmen, iş tanımlamaya, yetişkin ve çocukluk zihni arasındaki farkları anlamaya geldiğinde ne kadar zorlandığımız. Bir fark var ama ne? Bir zihin ne zaman çocuk olarak kabul ediliyor ne zaman artık çocukluktan çıktığı düşünülüyor? Özellikle bu konuya yönelik bir kaynak olmadığı için, bu konuyla ilgili aklıma gelenleri peşpeşe sıraladım.

 

Bize bir zihnin artık çocuk olmadığını düşündüren ipuçları neler olabilir?

 

*Olaylara çocuk ya da yetişkin gözünden bakmak:

     Olaylara bir çocuk ya da bir çocuk olmayan bir zihinden bakmaktaki en önemli fark muhtemelen coşku düzeyindeki farktır. Bir çocuğun ona çekici gelen bir konuyla ilgilenirken yüz ifadesini düşünün. Mutlak bir odaklanma hali. Keşfetme isteği. Dünya üzerinde keşfedilecek çok fazla konunun olması. Keşfederken tüm duyuları kullanmaya çalışmak. Kelimenin tam anlamıyla “o anda, orada olmak”. Dokunmak, ağıza götürmek, evirip çevirmek, göze yaklaştırmak. Bir çocuğun keşif aşamalarını izlerken, sorularına yanıtlar bulmaya çalışırken yetişkinler de bu anlara eşlik edebilirler. Oysa bir yetişkin yeni bir konuyla karşılaştığında, onu zihniyle anlamaya çalışır. Zihninin bir bölümü o konuyla ilgiliyken bir bölümü o konuyla ilgili yorum yapmaya başlar.  O konuyu zihninde soyutlaştırır ve daha önceki deneyimleriyle eşlemeye çalışır. Kaygılar, hata yapmama arzusu, rezil olmamak, başta merak duygusu olmak üzere birçok duyguyu küntleştirmeye başlamıştır. Sezgiler, dürtüler, yaratıcılık ve merakın yerini analitik bir bakış açısı alır. Bir konunun artı ve eksilerini değerlendirmek, mantıklı olanı seçmek. Konuşmanın başında bahsettiğim kitaplardaki çocukluk ve gençliğe dair bölümleri soluk almadan okurken, yetişkinlikle ilgili bölümlerin giderek sıradanlaştığını, birbirine benzediğini fark ettim. Politika, para kazanmak zorunda olmak, bazı taşkın hareketlerin ya da boş bulunmaların bedelini ağır bir şekilde ödemek risk almayı azaltır. Yetişkinlik, hayallerin, onların gerçekleşme olasılıklarının ve buna duyulan heyecanların azaldığı bir dönem gibidir.

 

*​Sınırlılığı kabullenmek:

     Leguin’in “Yerdeniz Büyücüsü” kitabından: “Ged, bir büyücünün çırağı olarak, hemen gücün sırrına erip, ona hakim olacağını sanmıştı. Hayvanların dillerini, ormanın yapraklarının söylediklerini anlayacağını sanmıştı; sözüyle rüzgarı etkileyeceğini, istediği her kılığa gireceğini…Belki de ustasıyla beraber Re Albi’ye gitmek için geyik olup koşacak veya kartal olup dağların üstünden uçacaklardı. Fakat hiç de öyle olmadı.”

     Çocukların en önemli özelliklerinden birisi, kendilerini tümgüçlü görmelidir. Onlar her şeye muktedirdir, sanki sihirli güçlere sahiptirler. Karnı acıkınca önüne yemek gelir, altı kirlenince hemen rahatlatılır; çevresindeki tüm yetişkinler onu memnun etmek için pervane olmuştur. Daha sonra çocuk ayaklanır ve hareket yeteneği kazanır. Artık her yere kendi başına ulaşır, eskiden anne-babasının yardımıyla yaptığı birçok işi de kendi başına yapabileceğini görür, örneğin yemek yemek gibi. Ancak bu dönemde, çocuğun tümüyle dürtülerden ve haz ilkesinden oluşmuş benliğine büyük bir darbe gelir: Tuvalet eğitimi. Sosyalleşmenin dürtülere vurduğu darbe. Bu belki de çocuğun ilk travmasıdır. Tuvalet eğitimiyle birlikte çocuk toplumsal sınırlamaların ve kendi sınırlarının da farkına varmaya başlar. Artık dünyanın merkezi olmadığını görür ve bu travmayla baş etmesi gerekir. Hareketlendiği için “Dur, elleme, bırak”lar da artmaya başlamıştır.

     Çocuk yavaş yavaş kendi dışında bir dış dünya olduğunu ve bu dünyanın da kendine özgü kuralları olduğunu anlar. Bu farkındalık onu oldukça üzer. Ya yetersizlikleriyle yüzleşmeyi ve onları içselleştirmeyi seçecek ya da yetersizliklerini reddedecek ve hem Süpermen olduğu fantazisiyle yaşamaya devam edecektir. “Tutturmak” kavramı da bu bağlamda anlam kazanabilir. Tutturmak hepimizde çocuksu bir hali çağrıştırır. Vazgeçebilmek de olgunlaşmanın gereklerinden biridir.

 

*Bir zihnin kendisi hakkında düşünebilmesi:

     Bir zihnin çocukluktan çıktığını gösteren en önemli ipuçlarından birisi, o zihnin kendisi hakkında düşünebilmesidir. Bu süreci sadece mantıksal bir süreç olarak algılamamak gerekir. Zihin, duygular, düşünceler, niyetler ve eylemler arasında bağlantılar kurmaya başlar. “Kişinin kendini tanıması” olarak nitelendirilebilecek bir süreçtir. Yaşı büyük olduğu halde, birçok yetişkinin bu aşamaya gelemediğini görmekteyiz. “Ben böyleyim, Bilmem/ Huyum bu/ Karakterim bu/ Burcum bu/ Y kuşağıyım/Biz ailece böyleyiz” gibi söylemler kişinin kendi zihni hakkında düşünemediğini gösterir.  Öte yandan, çocuk genellikle o ana ve hazza odaklıdır. Keyif aldığı bir işi yaparken ne kadar keyif aldığını düşünmez. Keyif alırken ya da üzülürken ne hissettiği üzerine düşünmeye ve bu konuda giderek soyut düşünmeye başladıkça olgunlaşmaktadır. Bu konu giderek genellenir. “İnsan sevdiği birini kaybedince çok üzülür.” Daha sonra da kişi başkalarının tepkileri ile kendi tepkilerini karşılaştırmaya başlar. “Ben Ayşe’nin kaybına çok üzüldüm, çünkü o benim çok değer verdiğim biriydi, ama cenazede kimse fazla üzgün görünmüyordu.”

 

*Zihin teorisi oluşturabilmek:

     Ferrante’nin “Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım” romanından: “Lila benim böyle bir korkuya sahip olduğumu biliyordu, bebeğim bu konuda yüksek sesle konuşuyordu. Bu nedenle daha hiç konuşmadan, bakışlar ve hareketlerle bebeklerimizi değiş tokuş ettiğimiz o ilk gün, o Tina’yı aldığı gibi ızgara arasından aşağı attı ve böylece bebek karanlığın içinde yuvarlandı.”

     Kendi hakkında düşünmeye başlayan bir zihin bir süre sonra başka zihinler hakkında da düşünebilmeye başlar. Artık kişi, doğrudan deneyimlemeye gerek kalmadan, deneme-yanılma yöntemini kullanmadan da hem kendi duygu, düşünce, ihtiyaç ve niyetleri hakkında hem de karşıdaki kişinin duygu, düşünce ve niyetleri hakkında teoriler üretebilmektedir. Eyleme başvurmadan, sadece zihinde hayal ederek bir durumu değerlendirebilme ve ona uygun bir eyleme karar verme sürecidir.  “Anneme bunu bağırarak söylersem, annem bana kızar ve hiç yapmaz, en iyisi kendimi biraz acındırayım” gibi. Empati yeteneği de bu şekilde oluşur. Zihinselleştirme kapasitesi, olgunlaşmanın en temel taşlarından biridir. Zihin teorileri oluşturmak, zihinsel kapasite arttıkça karmaşık bir hal almaya başlar. Örneğin, “Annemden elma istedim, annem de bana elma verdi, mutlu oldum. /Annemin elma vermesini istedim, ama annemin benim üzüm isteyeceğimi tahmin edeceğini düşündüm ve üzüldüm, ama annem bana armut verdi, bu beni çok şaşırttı ve kızdırdı.”

     Terapi yöntemlerinin birçoğu da danışanın zihinselleştirme kapasitesine sahip olduğu varsayımı üzerine kurulmuştur. Empati, hep karşı tarafın duygu durumunu anlamak olarak düşünülür, ancak kişinin kendine de empati yapması gereken zamanlar vardır. Kişi, kendine kimi zaman çok yakın kimi zaman da yabancı gibi hissedebilir.

 

*“Ben kimim?” sorusunu cevaplamak:

     Leguin’in “Yerdeniz Büyücüsü” kitabından: “Ged, asasını bırakarak elini uzattı ve gölgeyi, kendisine uzanan kara benliği yakaladı. Işıkla karanlık birleşti, kaynaştı ve tek bir bütün oldu…..Tüm kişiliğinin bilincinde olan, kendisinden başka hiçbir güç tarafından kullanılamayacak ya da ele geçirilemeyecek, o yüzden de hayatını hayattan yana yaşayacak, hiçbir zaman yıkım, acı, nefret ve karanlığın hizmetine girmeyecek bir insan.”

     Bir çocuğun kendilik algısının oluşması, kendisi hakkında düşünmesiyle oluşur. “Ben kimim?” sorusunun yanıtı yaşam içerisinde sürekli değişebilir. Bu sorunun sorulması için çocuğun öncelikle, kendisinin dışında insanlar olduğunu, onların da kendilerine ait dünyaları olduğunu, tek bir doğrunun olmadığını algılaması gerekir. “Bu beden içinde, bir Ayşe olmak nasıl bir duygu?” Bu duygunun, bu varoluş biçiminin tanımlanması için kişinin ne çok geçirgen ne de çok kapalı olması gerekir. Kişi çok geçirgense, dışarıdan gelen her uyarana açık demektir; hiçbir koruma kalkanı kullanmadan her şeyi içine alır. “Bence mavi kazağını giymelisin. En iyi spor tenistir. Kızlar arabayla oynamaz.” gibi söylemlerin etkisinde kalarak hiçbir zaman kendi doğru ve yanlışlarını oluşturamaz. Öte taraftan, çok katı birisi de esnemesi, uyum sağlaması gereken durumlarda sorun yaşar. “Ben evim dışında hiçbir yerde uyumam. Sadece pantolon giyerim.” gibi yaklaşımlar da hayatı zorlaştırabilir.

     Geçirgenlik, dışarıdan içeriye giren uyaranlar kadar, kendimizle ilgili olarak neyi paylaşıp neyi paylaşmayacağımızla da bağlantılıdır. Bazı şeyleri kendimize saklarız, bazılarını başkalarına anlatırız, bazı şeyleri de eksik ya da farklı anlatırız. Biraz önce bahsettiğimiz iç ve dış kavramları, kendilik tanımı içinde de önem kazanır.

     Kendilik algısı, çevreyle aralıksız bir etkileşim içindedir. Çocuk bir sene en iyi arkadaşı olarak Ayşe’yi, ertesi sene Fatma’yı gösterebilir, bu sene patates seviyorken seneye pilav sevebilir, ergenlikte de sebze yiyebilir. Kişinin kendini tanımlayabilmesi ve bu tanımlama ile barışık olması “özgüven” dediğimiz özelliğin de temelini oluşturur. Kısaca, “Ben böyleyim” demektir.

 

*Cinsellik:

     Paul Auster’ın “4321” romanından: “Şükran Günü geldiğinde artık bunun aşk olduğuyla ilgili kafasında en küçük bir soru işareti bile yoktu. Geçmişte bir çok kez birilerine tutulmuştu, bu altı yaşında, yuvadeyken Cathy Gold ve Margie Fitzpatrick ile başlamış, 12-13 yaşlarında Carol, Jane, Nancy, Susan, Mimi, Linda ve Connie ile devam etmişti, hafta sonu dans partileri, arka bahçelerdeki, bodrum kattaki öpüşme seansları, cinsel bilgiye doğru ilk tedirgin adımlar, tenin ve tükürük kaplı dillerin gizemi, rujun tadı, parfümün kokusu, çocukluktan ergenliğe hızlı bir zıplayış, uzaylı hatta mutasyona uğramış bir bedenin içinde yeni bir hayat… ancak yeni bedeninin öncesinde de sonrasında da onun arayışları hep daha ruhani olmuştu… sonsuz aşkın peşine düşmüştü”

     Cinsellik, arzulama ve arzuyu kendinden farklı bir kişiye yönlendirebilme, başka birini kendi aşk nesnesi haline getirebilme de çocukluk zihninden çıkmanın göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir. Çocukluk dönemi aşamalarında cinsellik, daha çok çocuğun kendi bedeninin değişik bölgelerine yöneliktir. Yetişkin cinselliğinde ise durum değişir. Bedenden gelen uyaranlar, bedenin kendisiyle değil, dışarıdaki nesnelerle giderilmeye çalışılır. Bu da, zihni ister istemez o nesneye ulaşmanın ve onu elde etmenin yollarını aramaya iter. Beden algısı, beden imgesi giderek önem kazanır. Kendini başkasının gözünden görmek çok ön plana çıkar. Kişi, bedeninin ihtiyaçları ile dışarıdaki nesnelerle ilişki içinde olmak arasında bir denge kurmak zorunda kalır.

 

*Hayatı hakkında karar verebilmek:

     Paul Auster’ın “4321” romanından: (Kahramanlardan biri olan Archie, yayımlanacak olan ilk yazısında nasıl bir isim kullanması gerektiğine karar veremiyor.) Ferguson, arkadaşları ve ailesi için Archie olmaktan hoşlanıyordu, sevgi ve tutkunun yer aldığı, samimim sohbetler içinde Archie’yi duymakla ilgili hiçbir sorun yoktu, ancak topluluk içinde Archie’yi duymak ona çocuksu, hatta gülünç geliyordu, hele de bir yazar için, ve Archibald Ferguson, hiçbir koşul altında düşünülebilecek bir isim olmadığından, 18 yaşındaki yeni yetme gazeteci, ismini iyice bastırıp T. S. Eliot ve H.L. Mencken gibi sadece baş harflerini kullanmaya karar verdi ve bu şekilde A.I. Ferguson’ın meslek hayatı başlamış oldu.”

     “Öğlen ne yemek yesem?”, “Hangi t-shirt’ü alsam?” “Hangi konuda uzmanlaşsam?” Bu soruların yanıtlarını tek başına verebildikçe, zihin çocukluktan çıkmaya başlamıştır. Kişi, olayların doğrudan içinde, somut bir hayattan, hayatı ve olasılıkları zihninde temsil edebildiği bir aşamaya geçmiştir. Olasılıkları zihninde canlandırır, sonuçlarını hayal edebilmeye başlar ve ona göre seçimler yapar. Anında haz ertelenebilmeye başlanmıştır; kişi beklemeyi öğrenir. Dürtüsel hareketler yerine, daha sağduyulu, daha “mantıklı” bir şekilde davranır.

 

*Öğrenenken öğreten olmak:

     Leguin’in “Yerdeniz Büyücüsü” kitabından: “Cadı kadın, bir sihirbazın insanlar üzerinde edinebileceği büyük gücü, şerefi ve zenginliği anlattıkça, Duny daha yararlı bilgiler edinmeye koyuldu. Çok çabuk öğreniyordu. Cadı onu övüyordu; köyün çocukları ise ondan korkmaya başladılar. Kendisi de kısa bir süre sonra, insanlar arasında önemli biri olacağına emindi. Böylece 12 yaşına kadar cadıyla, kelime kelime, büyü büyü, çalışmaya devam etti ve kadının bildiği şeylerin çoğunu öğrendi.”

     Çocukluk dönemi ya da çocukluk zihni dendiğinde, her türlü öğrenmenin yoğun şekilde yaşanması da gelir akla. Çocuk zihni her türlü deneyime ve bilgiye açtır, açıktır; ulaşabildiği her şeyi zihnin içine almaya çalışır. Aldığı bilgileri evirir çevirir, kendi malı yapar. Sonra daha da merak eder, kurcalar, karıştırır, araştırır ve zihnini giderek zenginleştirir. Bu bilginin başka birine aktarılması ise, başka bir zihni hayal edebilmekle mümkündür. Bilmek başka aktarabilmek başkadır. Aslında bilginin aktarım aşamasında üç zihin bir aradadır: Bilgiyi aktaran kişinin zihni, o kişinin zihninde diğer kişinin zihni ve yine o kişinin zihninde kendisi bir şey öğrenirkenki zihni. Bu da doğal olarak çok üst düzey bir düşünme becerisidir.

 

*Kişinin içindeki anneye ne kadar yakın ya da uzak olduğu:

     Bebeklik döneminde, anne çok somut olarak vardır, ihtiyaçları gideren kişidir. Sonra araya fiziksel mesafe ve bekleme, erteleme aşamaları girer. Anne, birebir daha az deneyimlenirken annenin işlevleri içselleşmeye başlar; çocuk anneyi zihninde canlı tutar. Çocukluktan çıkıldıkça, anne somut olarak daha az hatırlanır, günlük hayat öne geçer. Ancak yoğun kaygı dönemlerinde, kişi sığınacak bir liman aradığında anne özlemi çok artar. Kişi ya annesine gider ya da annenin hayaliyle kendini yatıştırır. Bu anne imgesi, kişinin kendi gerçek annesi olmak zorunda bile değildir; hayali bir anne de kişinin bakım, sarmalanma, koşulsuz kabul ihtiyaçlarını karşılayabilir. Bu “cenin pozisyonunda”, kişi çocukluk zihnine geri dönmüştür.

     Yüzü Batı’ya dönük toplumların genç kalmak ve hiç yaşlanmamak, çocuğuyla arkadaş olmak, aile içi demokrasi konusundaki neredeyse takıntılı duruşuna baktığımızda, toplum içinde nesil farkının oluşumu ne kadar destekleniyor, aile içinde ast ve üst oluşumu mümkün mü soruları geliyor akla. Çocuklar da anne-babalar da kendilerini akran gibi görme eğilimindeler. Bu durumda, şu ana kadar bahsettiğimiz ölçütlere bakıp çocukluk zihninden çıkmak giderek daha olanaksız mı olacak? Çocukluk zihninden çıkılmazsa ne olur? En temel duygu olan güven duygusu nasıl sağlanacak? gibi soruları yeniden ele almak gerekecek sanki.