Kadına yönelik şiddeti anlamada psikanalitik bakış açısı... ŞİDDETİN RUHSAL KAYNAKLARINA BİR BAKIŞ…

Nazlı Pirinçci / Klinik Psikolog

"Şiddet" vurgusu akla sıklıkla "eylem"i getirir. Tehlikeli ve korkutucu bir eylemi. Pek söz yok gibidir. Sanki sözler boğulmuşlardır, çıkamazlar, ya da yetersiz kalırlar veya yok olurlar. Ki bu durum da beraberinde çaresizliği getirir. Sözcükler sanki bastırılmıştır, boğulmuştur da tek çare eylemle ifade aramaktadır. Tıpkı konuşma öncesi dönemdeki bir bebeğin kendisini beden yoluyla anlaşılabilir kılmaya çabalaması gibi. O dönemde anlaşılamayacağına dair veya anlaşılamadığını gördüğü durumlarda yaşayabileceği kaygı ve korkunun eylemlerindeki "şiddeti" tetikleyebileceği gibi. 

Bebek, savunmasız, çaresiz ve bağımlı doğar. Tek başına yoktur, ancak annesiyle var olabilir. Anne onun ilk nesnesidir ve bebek onun uzantısı konumundadır. Anne, "onu" görebildikçe vardır. Yani bebeğinin sinyallerini okudukça, ihtiyaçlarını fark ettikçe ve onu "doyurabildikçe" bebek hem bedenen hem ruhen sağlıklı büyüyüp gelişebilir. Bu durum aynı zamanda bebekte de bir tümgüçlülük hissi uyandırır. Kendisinden farklı olduğunu henüz algılayamadığı, kendinin bir parçası gibi hissedilen bir tarafı sanki onun zihnini okumakta ve düşündüğü ne varsa onun için sanki gerçek olmaktadır. Bu bir yanılsama olsa da bebeğin yaşamının ilk aylarında yaşanması gerekli ve normal olan bir ruhsal durumdur. Bu duygu hiç yaşanmazsa, yani anne, bebek için varlığıyla orada olamazsa ve bebeğin verdiği mesajlar alınmaz, bebek bir açlık hissederse ya da tam aksine bu tüm güçlülük duygusu yaşanması gerektiğinden daha uzun bir süre devam ederse, yani her iki durumda da, ki bunlara yoksunluk ve aşırılık diyebiliriz, "şiddet" in yolu açılmış olur. 

Her iki zıt gibi görünen durumda da ilk nesneye hem yoğun bir ihtiyaç hem de bu ihtiyacı duyma zorunluluğundan kaynaklanan yoğun bir öfke duygusu, iç içe geçmiş bir biçimde gelişen kişinin duygusal dünyasında etkisini hissettirir. Her birleşme, her ayrılık ölüm kadar korkutucu olmuştur. Ayrılıklar kopma yani kayboluş, yok olma, tamamen farklı olma gibi algılanırken, birleşmeler de bir olma, tamamen aynı olma, yani öteki olmadan varlığını sürdürememe biçiminde yaşanır. Her iki durumda da bebeğin ihtiyacından fazla ve yoğun olan durum bebeğin öznel varlığını tehdit eder. Bu şiddetli duygular da şiddeti beraberinde getirir... 

Sözün olmadığı dönem, insan ruhunun en derin, en gizli, en hatırlanamayan yani başka bir deyişle bastırılmış dönemi olmakla birlikte onun psikolojisindeki en etkin, aslında en tanıdık ve hassas dönemdir. Buradaki iyi deneyimlerin de kötü deneyimlerin de etkisi hayat boyu hissedilebilir. Mesela ergenlik döneminde rastlanılan şiddet içerikli girişimlerin ve davranışların kaynaklarının izi de ilk bebeklik döneminde sürülebilir. Annesiyle gereğinden fazla iç içe olan, bireyselleşmede sıkıntı yaşayan, ne annesinin ondan ne kendisinin annesinden bir türlü ayrılamadığı ergenler kendilerini şiddetle uzaklaştırmak ister. Adeta anneyle bir bütün olunmuştur, ondan ayrı durabilmekte bu sembiyozu sürdürmek de acı vericidir ve artık bedensel olarak bir yetişkin yetilerine sahip olmuş olan ergen ayrılığı şiddetle sağlamayı tek çözüm olarak görmektedir. 

Şiddetin sözlükte şöyle bir tanımı yapılmıştır; " Temel dürtü ve varoluş gereği savunma veya karşı savunma harici daha çok insanlarda ve topluluk halinde yaşayan hayvanlarda grup içi otorite sağlamak için diğerinin varlığını tehdit unsuru görmek ve onu bu konuda denemek daha doğrusu sindirmek için karşı tarafa uygulanılan zarar vermeye yönelik davranış türüdür". "Diğerinin varlığını sindirmek" burada bana en çarpıcı gelen kısım oldu. Yukarda kısaca değinilmek istenen, aynılık/farklılık ve ben/öteki kavramları yine karşımıza çıkmaktadır. Öteki olan farklı olan tekinsizdir, tehdit edicidir çünkü tüm güçlülüğe izin vermez ve ölümle sonuçlanabilecek olan ayrılığı hatırlatır. İlk dönemlerdeki bastırılan kaygılar, "yabancı" olarak "farklı" olarak insanın karşısına çıktığında şiddet duygusu uyanır. Bu kaygı, dışarıya bu yabancıya atfedilir ama aslında bu hoşnutsuzluğu yaratan kişinin içinde kendisine yabancı olan, sakladığı, kendi bir parçasıdır. Yabancı gibidir, dışarıdan gibidir çünkü nerden kaynaklandığı anlaşılamaz. Fakat aslında, yok edilmek, şiddetle sindirilmek istenen kişinin bu gizlenmiş, hasarlı ve yara almış kendi yanıdır. Sözün olmadığı yerden kaynak alan bu kaygılarla ancak beden yoluyla dışarıya atılarak baş edilmeye çalışılır. 

En tekinsiz olan, en çok yabancılaştırılmaya çalışılan ama bir yandan da en tanıdık olan bu kaygılar neler olabilir? Bunları her bireyde belki de ayrı ayrı incelemek gerekir fakat ortak kaygıları düşünmek gerektiğinde akla ilk cinsiyetlerin farklılığı, yani başka bir değişle "eksik" olan gelebilir. Kadının yarattığı temel kaygı. Kastrasyon kaygısı tüm bireylere eksik olduklarını ve tamamlanmak için ötekinin zorunlu olduğunu anımsatır. Erkek egemen toplumsal yapıda bunun yarattığı kaygı açıktır. Tarih boyunca kadın tedirgin edici ve tehlikeli görülmüştür. Öyleyse kastrasyon kaygısını yaratan erkekteki kadınsı edilgen konumun, bastırılmaya uğramış olmasıdır. 

Şiddetin günümüzde en çok, içimizdeki ilk yabancıya, bize tüm güçlülüğümüzü yani ölümsüzlüğü anımsatan anneye yani kadına yöneldiği görülmektedir. Bu kadar içerden gelen bir dürtünün en dışarıdakine atfedilmeye çalışılması da aslında ne kadar bastırılmaya çalışıldığının, ne yoğun bir kendinden nefret ve suçluluk duygusu uyandırdığının da bir göstergesi olmuyor mu? Ancak belki bu hasarlı ilişkiyi dengeleyebilecek bir üçüncünün, yani yasanın varlığı devreye girdiğinde, şiddet kontrol edilebilir hale gelebiliyor. Fakat bu kadar içten gelen bir yoğun ve anlaşılamaz duygu bombardımanını gerçekten cezayla, yasayla kontrol edebilmek acaba ne denli kalıcı bir çözüm olabiliyor? Farklı olana, bir sesi olana, kadın olmasına rağmen güçlü olana karşı tahammülsüzlük devamlılığını sürdürüyor. 

Bu konular hakkında düşünürken Sabahattin Ali'nin "İçimizdeki Şeytan" adlı romanından şu satırlar akla gelmekte; " İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hakaretlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde acz var...Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var..." 

Bu satırlar gün ışığına çıkmasını istediğim düşünceyi destekler nitelikte gibidir; şiddet dışarıyla değil içeriyle ilgilidir. Çok önceki yıllardan kaynak bulan dehşet verici kaygılar, yaralayıcı deneyimler sonucunda kendisini gösteren, çoğu zaman bunu kendisine ya da bir başkasına uygulayanın da sebebini çoğu zaman anlayamadığı, yıkıcı ve tamir edilemez sonuçlar doğurabilecek bir duygudur. Fakat en önemlisi, halen anlaşılmayı bekleyen bir yardım çığlığı özelliğini de taşıması durumudur. Bu yanıyla da biz ruh sağlığı çalışanlarını ilgilendirir. 

Büyük patlamalar yaşanmadan, gerekli zamanlarda, gerekli ruhsal müdahaleler ile şiddet dönüştürülebilir. Şiddetin şiddeti çocuklukta, çocuk ve içinde bulunduğu durum anlaşılarak azaltılabilir.


Paylaş