ÇOCUK İÇİN SAVAŞ NE ZAMAN BİTER?

ŞENİZ PAMUK / KLİNİK PSİKOLOG


Savaşlar uzun bir süredir sadece meydanlarda yapılmıyor, meydanlarda sadece askerler savaşırken sivil halk günlük hayatına devam etmiyor. Savaşların bir çoğu artık sadece ülkeler arasında değil; bir çoğu aynı ülkenin sınırları içinde gerçekleşiyor. Üstelik, sivil halka yönelik olarak planlanmış saldırılar her geçen gün artıyor ve kayıpların neredeyse %90’ı sivil halkın içinden veriliyor. 

Son 25 yıl içinde, 18 milyondan fazla çocuk bir savaş ortamı içinde büyümek zorunda kaldı. Son on yılda silahlı çatışmalar sonucunda iki milyondan fazla çocuk öldü; altı milyon çocuk sakat kaldı. 20 milyondan fazla çocuk evini kaybetti. En az bir milyon çocuk da ailelerinden ayrılmak zorunda kaldı. 

Savaşın çocuklar üzerindeki psikolojik etkileri en az araştırılmış konulardan biri. Savaş dendiğinde, ilgi daha çok insanların fiziki varlıklarını sürdürebilmeleri üzerine yoğunlaşıyor ve onların barınma, beslenme, giyim ihtiyaçlarının giderilmesine uğraşılıyor. Oysa, yapılmış kısıtlı sayıdaki araştırma, çocukların savaş sırasında, savaş sonrasında ve hatta kuşaklar boyunca savaşın travmatik etkilerini yaşadıklarını vurguluyor. 

Savaşın, çocuklar (ve yetişkinler) üzerindeki etkileri hangi başlıklar altında ele alınabilir?

1) Fiziksel Etkiler: Savaş sırasında çocukların maruz kaldığı bir çok somut durum söz konusudur. Bunların en başında da çocuğun öldürülmesi gelir. Bazı çocuklar, asker olmak üzere alınırlar; bazıları en ön saflarda savaştırılır. Savaş sırasında, bir çok çocuğun tecavüze ve cinsel şiddete maruz kaldığı da çok iyi bilinen bir gerçektir. Savaş sırasında çok sayıda çocuk, hastalıktan ve bakımsızlıktan hayatını kaybetmektedir. 

Çocuklar, defalarca kesin öleceklerine inandıkları anlar yaşadıklarını dile getirmektedirler. Bir çok çocuk, savaş ortamında çok kritik kararlar vermek durumunda kalmaktadır: Ölmek mi öldürmek mi, yaşamak için bir ölünün altına saklanmak mı?

Savaş sırasında, sayısız kızın tecavüze uğradığı da savaşla ilgili en acı olgulardan biridir. Bir çok kadın, aradan yıllar geçmesine rağmen, bu konuyu dile getirmekte zorlanmakta, bu konuyu hafızalarından silmeye çalışmaktadırlar. Bu acının giderilmesi olanaksız olsa da, konunun toplumun dikkatine getirilmesi ve kamuoyunda yaşanan insan hakları ihlalinin vurgulanması önemlidir. 

2) Ekonomik Etkiler: Savaş, en başta çocukların eğitim hayatlarına darbe vurur. Savaş, bir ülkenin endüstrisini durma noktasına getirdiği için çoğu insan işini kaybeder ve bu da ailelerin çocuklarına bakmakta zorlanmasına neden olur; çocuklar okula gitmek yerine kardeşlerine bakmak ya da çalışmak zorunda kalırlar. Bir çok çocuk da yapacak bir şeyi olmadığı için zamanının çoğunu sokaklarda geçirmeye başlar. 

3) Psikolojik Etkiler: Savaş bittiğinde bile, savaşın psikolojik etkilerinin silinmesi neredeyse imkansız gibidir. Travma Sonrası Stres Bozukluğu, savaşı yaşamış çocuklarda çok sık gözlenen bir durumdur. (Belirtileri aşağıda sıralanmıştır.)

Psikolojik travma şu şekilde tanımlanabilir: Her insanın, devam edeceğini varsaydığı bir düzeni vardır. Sabah uyandığında, nasıl göründüğünü, o gününü nasıl geçireceğini, hayatında kimlerin olduğunu, kimlerle görüşeceğini, hayatındaki faaliyetleri bildiğini varsayar. Ancak, kimi zaman öyle bir olayla karşılaşır ki, bu olay onun hayatının seyrinin olumsuz bir şekilde değişmesine neden olur. O günden sonra, hayatı hiç bir zaman eskisi gibi olmaz: Bedeni değişmiştir, bir yakınını kaybetmiştir, evi yanmıştır…

Savaş, hiç şüphesiz bir çocuk için en üst düzeyde travmatik olayları da beraberinde getirir. Çocuk, yakınlarının yanı başında öldüğüne şahit olur,evinin yıkıldığını izlemek zorunda kalır, sürekli tehdit edilmeyi ve izlenmeyi yaşar, saldırılara maruz kalır. 

Dünyada bir çok çocuk, savaş nedeniyle yerini yurdunu terk eder; ülkesini terk edip başka topraklara giderken yanında anne-babası olmayan çocuk sayısı da oldukça yüksektir. 1995’te Angola’da çocukların %66’sı yanlarında birinin öldüğünü, %67’si ise yanlarında birine işkence yapılırken izlemek zorunda kaldıklarını belirtmişlerdir. 1993’te Saraybosna’da çocukların %97’si, yanlarında bomba patladığını anlatmıştır. Çocuğun anne-babasından ayrılmasının yaratacağı olumsuz etkilerin, savaşın etkilerinden bile ağır olduğu vurgulanır.

Savaşı yaşayan çocukları travmatize eden durumlardan biri de babasız kalmaktır. Savaşta bir çok çocuk babasının ölüm haberini alır, ya da onunla yeniden buluştuğunda babasını, yaralı ya da güçten düşmüş bir şekilde görür. Babasız büyüyen çocuklar, fiziksel ve duygusal olarak daha bitkindirler, stresle çok zor başa çıkmaktadırlar. Babasını kaybeden kadınlar ise, daha depresif ve sosyal anlamda daha kaygılıdırlar. Erkek çocuklar, bu durumda annelerinin “erkeği” olmak durumunda kalırlar, ancak anneleriyle gerçek bir bağ kuramazlar. 

Savaşı yaşayan çocuklarda en sıklık gözlenen ruhsal belirtiler ve tepkiler nelerdir? Bunları tahmin etmek hiç zor değil:
• Ölüm korkusu
• Kabuslar
• Çocuğun peşini bırakmayan görüntüler, sesler ve kokular
• Aşırı düzeyde korku ve kaygı
• Aşırı derecede üzüntü, hüzün
• Hiç bir şeye odaklanamama
• Hiç bir şeye bağlanamama, güvenememe
• Her an bir çatışma çıkacağına dair korkular
• Motivasyonu yitirmek, amaçsızlık
• Kendi içine dönmek
• Okula gitmekten korkmak
• Öfke ve saldırganlık
• Karşı gelme
• Donma, küntleşme
• Olayla ilintili duyguyu ayırma
• Yeni ortamlara girmekten korkmak
• Büyümeyi umursamama
• Yetişkinlere güvenmeme

Çocuklar, kötü anılarıyla yüzleşmek yerine onları bastırmaya, yok saymaya çalışırlar. Travma, zamanla iyileşmez. Bu nedenle de, savaş, kısa ve uzun vadede kişileri psikolojik olarak etkilemeye devam eder. 

Savaşın Etkileri Kuşaktan Kuşağa Aktarılır

2. Dünya Savaşı’nı yaşamış aileler ve daha sonraki kuşaklarla yapılan görüşmeler ve çalışmalar, savaşın etkilerinin kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığı konusunda çok aydınlatıcı ve ilginç sonuçların ortaya çıkmasını sağlamıştır.

Savaşın hasta edici etkileri, genellikle bir diğer kuşakta gözlenmektedir; çocuklar anne-babalarının yaşadığı olayları rüyalarında görebilmekte, onların acılarını kendi hastalıklarıyla dışa vurabilmektedirler. 

2. Dünya Savaşı bittiğinde, özellikle kadınların ve erkeklerin savaş ile ilgili anıları birbirinden oldukça farklıydı ve iki taraf da birbirini dinlemeye hazır değildi. Kadınlar, daha hızlı bir şekilde, evleri, mahalleleri bir düzene sokmaya çalışırken, savaşa katılmış olan erkekler savaşla ilgili anılarını paylaşıp paylaşmamak arasında kararsız kalıp, çoğu konuşmamayı seçmiş ve buna karşılık depresyon, kaygı bozukluğu ve psikosomatik semptomlar geliştirmişlerdi. Bu dönemde, bir psikiyatriste başvurmanın oldukça sık rastlanan bir durum olduğu anlaşılmaktadır. Bu merkezlerdeki kayıtlar incelendiğinde, çoğu asker, bir korkak olarak görünmemek için savaştığını anlattığı görülmekteydi. Öte yandan, o dönemde, kendini savaşın kurbanı olarak görmek ve kayıplara üzülmek de toplum tarafından ayıplanmaktaydı. 

Bu kuşağın çocukları savaştan sonraki ikinci kuşağı oluşturmaktaydı ve bu suskunluk onlar için neredeyse ölümcüldü. Çocuklar, utanç, suçluluk ve matem duygularının yansıtılabileceği kişiler gibiydiler ve çoğunlukla bu yük altıda ezilmekteydiler. Anne-babalar, aynı zamanda, sözlü tarihlerini daha sonraki kuşaklara aktaramama endişesi de taşıyorlar ve bir toplum hafızası yaratmak istiyorlardı. 

İkinci kuşak, yani savaşanların çocukları, yukarıda bahsettiğimiz bir çok travmatik olayı da yaşamak durumunda kalmışlardı: Yurtlarını terk etmek, aileden ayrılmak, bombalamalar, açlık, soğuk, hastalık, kardeşlerin ölümü, düşmanca tavırlar, gittikleri yerde etiketlenme. Bu kuşak çocuklarının üçte biri, yaşadığı yeri terk etmek zorunda bırakılmıştı. Savaş çocukları bu kötü deneyimlerini duygusal olarak işleme şansını hiç bir zaman bulamamışlardı. Bir sıkıntılarını dile getirmek istediklerinde duydukları cümle, “Yaşadığına şükret!” idi. O dönemde anne-babalarının önceliği yeni bir hayat kurmak ve bu hayatın gereklerine odaklanmaktı. Bu çocukların hafızalarında, hatırladıklarıyla ilgili duygu ve içerik birbirinden kopuktu. Hatırladıkları her şey kısa sahnelerden oluşmaktaydı. Bu kuşaktakiler, ancak 70-80 yaşlarından sonra yaşadıkları travmalardan bahsedilmeye başlamıştır. 

Üçüncü kuşak ise, her zaman büyük bir sorumluluk taşımak durumunda kalmıştır. Anne-babalarını rahat ettirmek, onların sorumluluklarını paylaşmak… Bu kuşağın daha çok sosyal meslekler seçtikleri, hep bir şeyleri 
tamir etmeye, yoluna sokmaya çalıştıkları, kendilerini bedensel ve ruhsal olarak çok zorladıkları görülmektedir. Anne-babalarının dile getiremedikleri onlara bilinçaltı olarak geçmiştir. Bu kuşakta, anne-babalarından geçen bir “memleket” sorunsalına rastlanmaktadır; kendilerini hiç bir yere ait hissedememektedirler. Bu nedenle, anne-babalarının çoğunlukla dile getirilmemiş arzuları doğrultusunda, kendilerine ev sahibi olmak, iyi bir iş sahibi olmak, iyi bir aile kurmak gibi misyonlar yüklemişlerdir

Üçüncü kuşak, her ne kadar “Dedem Nazi değildi” gibi söylemler içinde olsa da, ailenin hafızası bu kuşakla beraber temizlenmeye başlamıştır. Artık anılara karşı takınılan savunmacı tavır gevşemeye, kişisel anıların yerini kolektif anılar almaya başlamış, neden-sonuç bağlantıları daha rahat bir şekilde oluşturulmuştur. Bu dönemde, bir “hafıza patlaması” yaşandığı söylenebilir. 

Savaş kavramı kötü, getirdikleri ondan kat kat daha kötü. Hele de çocukların savaştan belki de en çok etkilenen kişiler olması daha da kötü…Keşke hiç yaşanmasa…Ama şu anki gerçeklik savaşın var olduğu. O zaman bir şeyler yapmak gerek bu çocuklar için!!!

Her toplumun travma ve kayıplarla baş etme ve yüzleşme şekli farklıdır, o topluma özgüdür. Ancak, bugüne kadar tüm yaşananlar ve edinilen deneyimler, travmatik olayların küçümsenmesi ya da yok sayılması değil, işlenmesi ve yüzleşilmesinin ruh sağlığı açısından daha yararlı olacağına işaret ediyor. 

Savaş travması yaşayan bir çocuk için neler yapılabilir?

• Öncelikle güven duygusunu tamir etmek için uğraşmak
• Çocuğun geldiği kültürün travma, kayıplar ve yas konularındaki adetlerini öğrenmeye çalışmak
• Mümkün olduğunca güvenli ve süreli bir ortam sağlamak
• Kendisiyle mümkün olduğunca aynı kişi veya kişilerin ilgilenmesini sağlamak
• Yine mümkün olduğunca, evrensel dışa vurum yöntemlerini kullanmak: Resim, yazı, müzik, oyun….Aynı dili konuşmak mümkünse onun izin verdiği ölçüde ve onun yönlendireceği şekilde onunla sohbet etmek 
• Kendisini yararlı hissetmesini sağlamak; günlük hayatı için bir şeyler yapmasına olanak vermek

İYİSİ Mİ SADECE VE SADECE 
BARIŞ OLSUN
İNSANCA YAŞAMAK OLSUN!!!!


Paylaş