Özel Beyaz Bireysel Gelişim ve Aile Danışma Merkezi - 0212 231 6112 / 0532 201 4180

 

 

 

Şu anda yeryüzünde bir varlığımız olduğuna göre bunu annemize borçluyuz, annemiz olmasaydı biz de olmayacaktık. Her canlının bir “anne”si var. Ancak içimizdeki anne sadece bizi dünyaya getiren anneden mi oluşuyor? Yanıtın “hayır” olduğunu da hepimiz biliyoruz. “İçimizdeki Anne” sayısız katmandan ve boyuttan oluşuyor. Kendi annemizin bizde bıraktığı derin izlerin yanında, onun annesinin ve annesinin annesinin de bize kadar aktarılan izleri var. Bunun dışında hangi cinsiyetten olursa olsun herkesin içinde “annesel” yönler var. İçinde yaşadığımız toplumda, sağımızda solumuzda çeşit çeşit anneler var. Bireysel bilincimizde ve bilinçdışımızda taşıdığımız annelerin yanında, binlerce yıldır hepimizin kolektif bilinçdışımızda taşıdığımız anne imgeleri de var. Bu nedenle de “anne” kendi annemizin çok ötesinde, çok güçlü bir kavram. Hepimiz kendi içimizde bir anne yaratıyoruz.  Anne konusunun anlamaya çalışmak belki de karanlıkta duran bir fili tarif etmek gibi. O sırada filin hangi yanındaysak ancak o kadarını fark edebiliyoruz.

 

Konuya Lacan’ın ünlü sorusuyla başlamak yerinde olacaktır: “Bir anne ne ister?” Bunun karşılığında “Bir çocuk ne ister?” diye sormak da yerinde olacaktır. Winnicott, yalnızca bir bebekten bahsedilemeyeceğini söyler. Bir bebekten bahsederken her zaman annesi ile birlikte bir bebekten bahsedilir. Oysa Lacan’a göre, bebeğin kendilik algısı, annesi ile ilişkisi içinde değil, zihninde oluşturduğu ideal, mükemmel bir imago çerçevesinde gelişir. Bu yazıda, konu ilişki içinde büyüyen bir çocuk çerçevesinde ele alınacaktır.  Winnicott, çocuğun karşılaştığı ilk “ayna”nın, nefes alan, çabalayan ve bakım veren bir yetişkin olduğunun altını çizer. Bebek bakımverenle olan ilişkisi içinde hem kendilik hem bedensel algısının sınırlarını ve içeriğini oluşturmaya başlar. İki yazar için de “ayna” kavramı önemlidir. Lacan çocuğun kendisini bildiğimiz bir aynada algılamasından bahsederken Winnicott aynayı annenin gözlerine yerleştirir.

 

Bu noktada, bir çocuk için anne öyküsünün başladığı ilk dönemlere gidelim.

 

Yiyecekle nasıl bir bağımız var? Dokunulmakla, dokunmakla ilgili aklımıza neler geliyor? Yiyecek ve dokunuş, yani ten teması ne kadar annesel, anneye dair konular. Annenin ilk içimize girişi. Annenin ilk içe alımı, anneyle ile ilgili ilk izlenimler büyük oranda besin ve beslenmeyle başlıyor. Anne sütü ve onu emmek. Şu anda düşününce bize itici geliyor, doğal olarak. Oysa ilk dünyaya geldiğimizde ne kadar çok ihtiyaç duymuştuk. Acaba annemiz bizi nasıl emzirdi? Emzirirken gözleri bizde miydi, yoksa bir yandan emzirirken bir yandan başka bir şeyle mi ilgileniyordu? Emzirmenin bir an önce bitmesini mi istiyordu? Emzirirken bizimle bir yandan tatlı tatlı konuşuyor muydu? Bizi sertçe mi kavrıyordu yoksa yumuşak bir şekilde mi? Emzirirken oluşan bedensel temas annemizin hoşuna mı gidiyordu onu rahatsız mı ediyordu? Belki de annemiz bizi hiç emziremedi? Beslenmenin, dışarıdan bir şeyi bedenimize alışımızın ilk anıları o günlere kadar gidiyor. Kendi annemizi düşündüğümüzde bu sahneleri nasıl hayal ediyoruz? İçimizde nasıl bir duygusal iklim oluşuyor?

 

Annemizle bağlantı kurduğumuz bir diğer nokta da ten teması, dokunuş. Annenizin dokunuşu size neler çağrıştırıyor? Bebek, henüz annesinin karnındayken ona dokunmaya başlıyor, onu hissediyor. Bebek anne karnında teniyle, elleriyle etrafa değiyor ve anneye ait olanlarla kendine ait olanların birbirinden çok farklı olduğunu anlayabiliyor.

 

Anneyle olan bağ, aslında bebek daha anne rahmine düşmeden başlar. Ebeveyn olsun ya da olmasın, her insanın zihninde hayali bir bebek mutlaka bulunur. Bebek, kişinin zihnindeki bir aktarım nesnesidir. Kendiyle ilgili birçok meseleyi, olası bir çocuk üzerinden değerlendirir, yaşar ve kendinden olan bir nesneye neleri aktaracağı yönünde hayaller kurar. Alice Miller “Her insanın derininde gizlediği, içinde çocukluk dramının aksesuarlarının bulunduğu bir arka odası vardır. Annenin bu arka odasına girecek olan o annenin çocuklarıdır” der. Abraveya’nın da belirttiği gibi, gebelik sırasında, anne adayı kendi karnında taşıdığı çocuk sayesinde, çocukluğunun yitirilmiş ve temsili olmayan annesiyle bir zamanlar bebek olan kendisi arasındaki ilişkiyi yeniden kurar. Bu da annenin arkaik kaygılarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bir annenin dediği gibi “Çocuk doğmadan o kadar çok şey düşündüm ki o doğduğunda artık yorulmuştum.” Bir çocuk dünyaya getirme kararında aklın payı neredeyse hiç yoktur. Çocuk sahibi olmakta motivasyonlar o kadar çeşitlidir ki, genellikle kimse kendi motivasyonunu tam olarak tanımlayamaz. Toplum öyle istediği için mi, ileriye bir şeyler bırakmak için mi, kendi yapamadıklarımızı onun yapması için mi, evin neşesi olsun diye mi, tekdüze hayata bir renk getirmek için mi, kısır olunmadığının kanıtı olsun diye mi, kazayla mı, o kimsenin tarif edemediği benzersiz sevgiyi tatmak için mi? Biz acaba nasıl bir motivasyonla dünyaya geldik? Tüp bebek sahibi olmak için uğraşan anne-babalar bile neden çocuk sahibi olmak istediklerini açıklayamazlar aslında. Ancak, annemizin karnına nasıl bir niyetle düştüğümüz belki de hikayemizin en önemli cümlelerinden biridir bizim zihnimizde.

 

Otto Rank doğum travmasından söz eder, hatta tüm teorisini doğum travması üzerinden kurar. Nedir doğum travması? Doğum, ilk bakışta tümüyle fizyolojik bir olgu olarak görünür. Annenin sağlığı ve bebeğin sağlığı tabii ki çok önemlidir. Ancak, doğum sırasında bebeğin yaşadığı duygusal travma genellikle göz ardı edilir. Ana rahmi, şu an bile bizim için koruyuculuğu ve güveni simgeler. Çok zor bir durumu yaşarken cenin pozisyonu alırız, kıvrılırız ve bir şeyin üstümüzü örtmesini bekleriz. Ana rahmi bizim için sıcak, sadece bize ait, başımıza kötü bir şeyin gelemeyeceği bir yerdir. İlk kaygının doğumla birlikte oluştuğu söylenir. Bebek, tümüyle kendisi için yaratılmış olan bir ortamdan dış dünyaya gönderilmektedir. Dış dünyada hayatta kalmak için ilk nefesini almak zorundadır. Ve bu nefesi alma çabasıyla birlikte bebekte ilk kaygı oluşur: Bebek ilk ölüm-kalım savaşını vermiştir. Bebeğin bu travmayı atlatması ve kendini güvende hissetmesi için bir çocukluk dönemine gereksinim duyduğu düşünülmektedir. Bu noktada, önce annenin bebeğe hayranlık duyması önemlidir. Doğum anıyla birlikte gelen derin kaygı daha sonraki dönemlerde yatıştırılamazsa, çocuğun ve daha sonra da yetişkinin her zaman kaygılı olduğunu, ancak bu kaygısını belli bir olaya bağlayamadığını gözlemleriz. Hayatı her an başına bir şey gelecekmiş gibi yaşar, ancak bu kaygısını somut bir olaya bağlayamaz. Çocuğun iç ve dış kavramının ilk yapıtaşlarını oluşturduğu bu ilk dönemde, annenin çocuğun dış dünyaya uyumlanmasını sağlaması çok belirleyici bir rol oynar. Çocuk, doğumdan itibaren yaşadığı ayrılığın farkındadır ve bir daha hiçbir zaman o kadar güvende olmayacağını bilmektedir. Annesi artık tümüyle ona ait değildir. Doğumdan itibaren her şey kısmi sayılır, anne karnındaki kadar bütüncül bir yaşama ulaşmak aslında bir daha asla mümkün olmayacaktır. Annenin üstlenmesi gereken en önemli işlevlerden biri, çocuğun dış dünyada da güvende olduğunu ona hatırlatmaktır. Odasında korkan bir çocuğun kaygısı annenin sesiyle, dokunuşuyla, bakışıyla hafiflemeye başlar. Yani annenin, kısmi hali bile bebek üzerinde yatıştırıcı bir etkiye sahiptir.

 

Anne karnına geri dönme fantezisi her yaştaki insanda görülür, ancak bunun gerçek olmasını kimse istemez. O an ilkel bir haz anı olarak hayal edilir; ekmek elden su gölden gibi. Kişinin oradayken hiçbir beden kontrolü olması gerekmez, hiçbir sorumluluğu yoktur. Her hazzın rahim içindeki hazzın yeniden oluşumuna yönelik olduğu düşünülür. Ancak, burada bıçak sırtı bir durum da söz konusudur. Kişi kendi düşlemlerinde özgürdür. Ancak, anneyle çok içiçe geçmiş bir ilişki çocuğun yenilme ve yutulma fantezileri oluşturmasına da neden olabilir. Tümgüçlü bir anne, onu içinden çıkarabildiği gibi yeniden içine de alabilir. Öte yandan, anneden kopuşunu tam olarak sağlayamamış ya da sağlamak istemeyen çocuk altını ıslatarak ya da parmak emerek duygusal olgunluğunda gecikmeler de gösterebilir.

 

Çocuğun yaşadığı ikinci yaşamsal tehdit de sütten kesilmedir. Çocuğun nasıl emzirildiğinin öneminden bahsetmiştik. Çocuğun sütten nasıl kesildiği de onun ruhsallığı üzerinde büyük bir öneme sahiptir. Artık, besine istediği zaman istediği kadar ulaşamaz. Besin ve anne birbirinden ayrılmıştır. Sütle birlikte gelen annenin teni, kokusu, sesi, görüntüsü şekil değiştirmiştir. Bu vedalaşmanın nasıl sağlandığı ve daha sonra nasıl tamir edildiği de çok belirleyicidir.

 

Arkaik Anne

 

Çocuk ilk karşılaştığı kişinin kim olduğunu bilmez; o kişinin cinsiyeti ve ismi yoktur. Kendisine bakımveren kişinin cinsiyetinin çocuk açısından hiçbir önemi yoktur. Arkaik anne ile çocuk arasında babanın adı da yoktur. Melanie Klein, arkaik annenin cinsiyetsiz olduğunu ve bir anlamda babanın adını yuttuğunu vurgular. Daha sonralarda göreceğimiz gibi, baba, ancak anne izin verdiği zaman ve anne izin verdiği kadar ilişkinin içine dahil olabilir. Çocuğun gözünde arkaik anne tümgüçlüdür. Çocuk her açıdan ona bağlanmıştır. Anne onu doyuran, sıcak tutan, eğlendiren, altını temizleyen kişidir. Klein ve Bion, çocukta “isimsiz korku/ nameless dread” olgusundan söz eder. Bu, çocuğun olağanüstü kaygısını anlatır. Çocuk, bir ihtiyacının giderilmesi öncesi gerilir, bir yandan da bu ihtiyacı karşısında son derece güçsüzdür. Çocuğun ihtiyacının o tümgüçlü varlık tarafından anlaşılması hayati bir önem taşır. Winnicott da bebeğin o tümgüçlü varlığa bağlandığından ve kendisini onun bir devamı olarak gördüğünden bahseder. Anne, doğru zamanda ve doğru şekilde bebeği emzirmekte ve bebek de aslında ihtiyaçlarının nasıl giderildiğini anlamamaktadır. Anne bir anlamda bebeğin tümgüçlülük hezeyanlarını desteklemektedir. Ancak, anne bu hezeyanı doğrulamakta zorlanırsa o zaman bebek yok olma korkusu yaşamaya başlar. Bebek kendi varlığının kesintiye uğradığını deneyimlemiştir ve artık varlığının sürekli olmayabileceği endişesini taşır. Bu açıdan rahatlatılmamış bir bebek bu endişeyi ömür boyu taşıyabilir. Bion, bu noktada daha sonra da değineceğimiz çok önemli bir kavramı sunar bize: “Annenin düşlem yeteneği: Annenin kendisini bebeğin yerine koyabilmesi ve o anda yaşananlara bebeğin gözünden bakabilmesi. Bu olgu “düşünme üzerine düşünme” olarak da tanımlanabilir. Bir bebek adına düşlemleme kapasitesi, bir annenin, bebeğin maruz kaldığı, dış dünyadan gelen uyaranları alıp onları bebeğin tahammül edebileceği ya da baş edebileceği hale dönüştürmesine yardımcı olur. Örneğin dışarıdan gelen yüksek bir sesten ürkmüş bir bebeği düşünelim. Annenin bu sesi bebek açısından nasıl yorumlayacağı ve bunun sonucunda bebeğe nasıl davranacağı bebeğin dış dünya ile ilgili ilk bilgilerini oluşturmasına zemin oluşturacaktır.

 

Deri/Zarf

 

1960’larda Bick, anne-çocuk gözlemlerinde bebeğin teninin uyarılmasının önemini keşfetti. Tensel temas, anne ve çocuk arasındaki ilk bağın zeminini oluşturuyor ve annenin nasıl içselleştirildiği büyük ölçüde belirliyordu. Annenin dokunuşu, bebeğe varolduğunu hissettiriyordu. Bick, gözlemleri sonucunda annenin bebeğe dokunuş biçiminin bebekte bir yelpaze üzerine yayılabilecek duygulanımlar yarattığını farketti. Yelpazenin bir ucunda annenin dokunuşundan memnun olan bebekler vardı ve bu bebekler kendilerini bütüncül, deyim yerindeyse birarada hissediyorlardı. Öbür uçta ise bebeklerini, onların ihtiyaçları ölçüsünde tutamayan anneler vardı ve bu bebekler kendilerini her an dağılmaya hazır, paramparça olma korkusu içinde buluyorlardı. Dağılma endişesi yaşayan bebekler aynı zamanda her an yok olabileceklermiş gibi kaygılı bir davranış sergiliyorlardı. Bebeğin beslenmesinin aniden kesildiği ya da onun banyoya girmeden önce soyulduğu anları hatırlayalım. Bir de banyodan sonra giydirilmiş, kucakta sıkı sıkı taşınan bir bebeği. Bick, bebeğin bu duyguları geleceğe taşıdığından bahsetmektedir.

 

Bebek ilk doğduğunda parçalarını birarada tutacak bir güce sahip olmadığını zanneder, bu nedenle parçalarının birarada tutulması bebek için çok önemlidir. Bebeği birarada tutan şey ise onun derisidir, diğer bir deyişle deri bebeğin sınırlarını oluşturur. Bebeğin dağılma endişesinin üstesinden gelmesi için anneye gereksinimi vardır. Bebek, annenin kucağında kendi bütünlüğünü hisseder ve bu duyguyu içselleştirir. Kendini güvende hissetmeyen bebek, dışarıdan gelen bir şeyi içine alamaz. İçeri alınan ilk şey genelde annenin memesidir. Bebek bunu içine aldığında, bebek bir bütünlük kazanmıştır, çünkü bedeninde açıkta olan bir şey kapanmıştır. Bebek ancak bu aşamaya geldiğinde bir şeyleri içine alma kapasitesinin olduğunun farkına varır. Artık bebek için kendi bedeninde içsel bir alan vardır, bir boşluk. Bebeğin boşluk hissi, gerçekten onun ihtiyacı olan şekilde doldurulursa bebek kendini bütün ve kendini çevreleyen zarfın içinde rahat hisseder. Eğer ihtiyacı tam olarak anlaşılmıyorsa ya da ihtiyacı ona uygun şekilde giderilmiyorsa bebek yeniden dağılma endişesi yaşamaya başlar ve bu kez dikkatini dışarıdan bir nesneye yönlendirerek kendini bütün hissetmeye çalışır, örneğin bir ışığa yönelmek, bir sese yönelmek gibi. Bu tutunmalar, bebeğin kısmi olarak da olsa dağılma korkusunun önüne geçer.

 

Bebeğin kendisini bütün halde tutacak bir düşlem üretmesi vazgeçilmezdir, bunun için de gerçek deneyimlere ihtiyaç duyar. Aksi takdirde, bebek ya farklı kişileri ve duygulanımları içine alacak bir içsel alan geliştiremez ve tutuk kalır ya da delikli bir zarf oluşur. Kimi zaman da dışarıdaki nesne, yani anne, bebek için korkutucu olabilir. Bebek, anneye gereksinim duymamak adına kendini tümgüçlü bir konuma koyabilir ve ikinci bir deri oluşturur; bu ikinci deri sahte bir bağımsızlık halidir. Bebek sanki “Benim hiçbir şeye ihtiyacım yok, başımın çaresine bakabilirim” demektedir. Örneğin bazı çocuklarda konuşmanın çok hızlı geliştiğini, çocuğun sanki büyümüş de küçülmüş gibi konuştuğunu görürüz. Bazı çocuklar da bedenlerine hızlıca hâkim olurlar. Bazı çocukların bazı nesnelere bağlı kaldığını, onlara tutunduğunu görürüz. O nesneler onlara bir bütünlük duygusu verir.

 

İlk dönem

 

Winnicott’un “birincil annelik tasası” olarak isimlendirdiği dönemde, anne dış dünyadan soyutlanır ve sadece çocuğa odaklanır. Bu dönem neredeyse hastalıklı addedilebilecek bir dönemdir. Annenin bu hastalıktan kurtulması için bebeğine ihtiyacı vardır. Green, “annelik deliliği” kavramını getirir: Anne, bebekte kimsenin algılayamadığı işaretlere duyarlıdır ve annenin bu duyarlılığı diğerleri tarafından bir varsanı olarak değerlendirilir. Winnicott bu dönemde, bir annenin bebektan nefret etmesi için de birçok neden olduğunu ortaya koyar. Zamanla sınırlar gelişmeli ve anne, babanın da ilişkiye dahil olmasına izin vermelidir. Bu hem annenin kendi cinselliğini yeniden yaşamaya başlaması hem de babanın yasası ile olur. Annenin sınırlarını genişletebilmesi için de bebeğine iyi baktığına inanması gerekir.

 

Bebeğin ilk dönemde annesini tümgüçlü bir varlık olarak gördüğünden bahsetmiştik. Bu varlık, onu besleyip ayakta tutabileceği gibi yok da edebilir. İşte Klein’ın meşhur “iyi meme-kötü meme” kavramı bu noktada devreye girer. Bebek, ilk dönemde annesini bütün bir kişi olarak algılayamaz. Bu parçalı algı hem duygusal düzeyde hem de gerçekten fiziksel algı olarak da geçerlidir. Annesi onu mutlu ettiğinde o iyi annedir, istekleri anında karşılamadığı zaman da kötü anne. Bebek istekleri karşılandığı zaman son derece uyumlu ve sevimlidir. Ancak arzusu yerine gelmediğinde son derece hırçın ve mutsuz olabilir. Bebek öfke doluyken aynı zamanda korku da duyar, çünkü kendisi bu kadar öfke doluysa annesi kadar büyük bir varlığın da öfke duyma ihtimali vardır. Bebek kendi öfkesini annesine yansıtmıştır ve o öfkenin geri yansıyacağından korkar. Bebek için iyi ve kötüye ayrılmış anne, daha sonrasında bütüncüllük kazanmazsa, çocuğun hayata bakışı hep siyah beyaz olarak kalır. Hayat onun için ya hep ya hiçtir. Çok sevdiği bir kişi bir ters harekette sevilmeyen kişi olabilir.

 

Bebek anneyi bir noktada içselleştirmeye başlar. Bebeğin çaresizliği ve bunu dışa vurma şekillerinden bahsettik. Bu sinyallere anlam veren annedir. Ve zaman içinde çocuk bedensel ya da duygusal olarak deneyimledikleri ve annenin tepkileri arasında bağlar kurup kendisiyle ilgili bir algı oluşturmaya başlar. Ne zaman acıktığını ne zaman bir yerinin acıdığını ne zaman kalbinin kırıldığını annenin olayları anlamlandırması ve hikayeleştirmesi üzerinden zihnine yazar ve zaman içinde kendi hikayelerini oluşturmayı başarır. Bu hikayeler kopuk kopuk da olabilir bütüncül de. Bu içselleştirilen anne acaba hangi vasıfları ya da işlevleri üzerinden içselleştirilmiştir? Anne çocuk için uyarı kalkanı görevi gören bir nesne midir yoksa dışarıyı içeriye olduğu gibi aktaran bir nesne mi?

 

Bebek, ideal olarak gidersek, annesindeki hem iyi hem kötü parçaları fark etmeye devam eder ve yaklaşık 4-6 ay arasında, annesiyle ilgili parça parça algılarını bir bütün çerçevesinde birleştirir. Annesine karşı hissettiği öfke/nefret ve sevgi odaklı çiftdeğerli duygular artık bir senteze varmaya başlar. Bu dönem deyim yerindeyse bir tamir dönemidir. Ancak Klein bu dönemi “depresif dönem” olarak tanımlar, çünkü bu dönemin getirdiği farkındalıkla bebek, aslında bir yandan mükemmel, ideal bir anneyi de kaybetmiştir, çünkü artık annenin aksayan yönlerini de fark etmeye başlamıştır. Anne hem onu besleyen hem de beslemek için bekleten kişidir. Anne için oluşturduğu tümgüçlülük hezeyanlarının sonuna gelinmiştir. Anne çocuğun zihninde daha gerçekçi bir hal almaya başlamıştır. Beyaz tarafta mükemmel olan anne aynı zamanda şüphe de uyandırır. Mutlu eden anne, biraz kirlenmiştir. Acaba anneye ne olmuştur? Beyaz anne, kötülükle nasıl kirlenmiş olabilir? Anneye bir zarar mı gelmiştir? Daha kötücül olan fanteziler bebeğin kendi içinden tanıdığı duygulardır. Ancak artık bu duyguları yeniden düzenleme zamanı gelmiştir. Anneyle olan anlaşma yenilenecektir. Bebek, anneyle olan ilişkisinin yolunda gitmesi ve sürekli olması adına daha fazla sorumluluk almaya ve aynı zamanda hüzünlenmeye hazırdır. Bir zamanlar nefret ettiği annenin onu aynı zamanda doyuran anne olduğunu anlamıştır. Sonuç olarak anne, artık bebeğin bir uzantısı değil, tümüyle ayrı bir nesneye dönüşmüştür ve kendine has özellikler taşımaktadır. Tümgüçlülük fantezisi daha sonra ortaya çıkmak üzere ortadan kaybolur ve bebek kendini daha küçük ölçekli bir şekilde algılamaya başlar.

 

Bu yeni adım, bebeğin sevme kapasitesi oluşturmasının da ilk basamağını oluşturur. Karşıdaki kişi artık sadece sunduğu tatmin araçları üzerinden sevilmez. O kişi ayrı bir varlık olarak değer kazanır, önemsenir. Çocuk iyi nesneyi tamir etmek ve korumak ister. Çocuk iyi nesneyi içselleştirmiştir ve kendi kimliğini de onun etrafında şekillendirmeye çalışacaktır. Bu nesne ile sürekli bir iç konuşma halindedir; bu nesne ona güven verir ve kendilik algısını olumlu yönde etkiler. Çocuk bu dönemde, nesneye, yani içselleştirdiği anneye zarar vermekten de korkar. Günlük hayatta annesine kızabilir ve bu öfkenin anne algısını da bozacağını zanneder. Bu hassasiyetin zaman içinde yok olması beklenir.

 

Bu dönemin duygusal gelişim açısından ne kadar önemli olduğunun altını çizmekte yarar var. Bu noktada nelerin ters gidebileceğine bir göz atalım:

 

  • Annenin çocuğunu koruyan ve çocuğuna bakımveren yönlerinden bahsettik. Yani annenin dış dünyayla çocuğu arasına kalkan olması ve çocuğunun ihtiyaçlarını görmesi. Şimdi bu iki boyutu uçlara götürebiliriz. Çocuğu korumak çok uçlara gittiğinde annenin dışarıya pençelerini gösteren, daha ilkel bir yönünü hayal edebiliriz. Bu anne çocuğunu korumak için herkesle kavga edebilir, hatta bazen çocuğu çocuktan korumak için çocuğu hiçe sayabilir. Ya da hiç koruyamaz. Bakım verme konusunda da anne iki uca gidebilir. Çocuğunu ihmal edebilir, bu işi başkalarına delege edebilir ya da bakımıyla çocuğu boğabilir. Timsah ağızlı anne ya da ahtapot anne benzetmeleri sık sık karşımıza çıkar.
  • Anne kısıtlı bakım verme kapasitesine sahipse çocuğun kendi zihninde annenin parçalarını birleştirme olasılığı düşüktür. Annenin davranış biçimi tahmin edilemiyorsa, anne bir gün yumuşak bir gün sertse, çocuğa göre değil kendi ruh haline göre davranıyorsa çocuğun anneyle ilgili bir senteze varması oldukça zor olur. Anne yine parça parça kalır. Ancak, bebeğin bir bakım verene ihtiyacı olduğu için annenin olumsuz değil olumlu parçalarına yönlenir. Bu çocuklar, anneyi iyi tutmak adına kötü taraf olmayı kabul ederler. İlişkide bir şey kötü gidiyorsa bunun bir sorumlusu olmalıdır mutlaka. O kişi anne olamayacağına göre çocuktur. Bu konuyla ilgili ayrıntılı örnekleri ileriki oturumlarda bol bol ele alacağız.
  • Annenin hep iyi kalmaya çalıştığı durumlarda da bebek kendi sınırlarını hiçbir zaman öğrenemez ve tümgüçlülük fantezisinden çıkamaz. Kendi sınırlarını sağlıklı bir şekilde oluşturamaz, çünkü kendi sınırları anneyi ve annenin ona sunduğu olanakları da kapsar. Çocuk, şişkin bir şekilde, kibirle dolaşır ve ayrışmaya karşı hep direnç gösterir.
  • Annenin bakım vermekten aciz olduğu daha uç durumlarda ise çocuk her zaman yok olma kaygısı yaşar. Çocuğun hayatı tümüyle var olmaya odaklanmıştır. Annesi onun için tehlike demektir, dolayısıyla çocuk dış dünyayı da çok tehlikeli olarak algılar. Her an dışarıdan bir tehlike gelebilir ve ona zarar verebilir. Bu nedenle bazı çocuk tümüyle içine kapanır ve görünmez olmak ister. Andre Green “Ölü anne” kavramını oluşturmuştur. Annenin ilgisini alamayan çocuk, önce ilgiyi çaresizce kendine çekmeye çalışır, ancak başarılı olamadığında anneyle bilinçdışı bir şekilde özdeşleşir; anneye olan öfkesini ve saldırgan duygularını tümden yitirir. Çocuğun anneden ne alacağı vardır ne de ona vereceği. Böylece ne nefret ne sevgi, hiçbir duygulanım yaşanmaz. Kimi zaman da her şeyi bilmek ve kontrol etmek isteyen bir çocuk çıkar ortaya. Çocuk sürprizleri sevmez, her şeyi öngörmek ister. Annenin kötü tarafı her yeri sarmış gibidir. Çocukta sürekli izleniyormuş ve ele geçirilecekmiş duygusu hakimdir.

 

Çocuğuna kendisi bakmış birçok anne bunun yeterli olduğunu düşünür. “Çocuğuma ben baktım, kimselere bırakmadım” der. Ancak, bu örnekler bize çocukla aynı ortamda bulunmanın hiç de yeterli olmadığını gösteriyor. Her şey ince dengeler üzerine kurulmuştur ve kimi zaman çok önemsiz sanılan bazı tutumların çok derin etkileri olabilir.